31 Aralık 2018 Pazartesi

Yılın Son Partisi


Çimen daha bir yeşil,
Işık daha bir parlaktı.
Etrafın sevdiklerinle çevrildiğinde
Geceler masala çalardı.

-David Gilmour&Polly Samson-



Tüm story’lere tek tek bakıp, Youtube’un benim için uygun gördüğü envai çeşit videoyu boş gözlerle izledim. Yapmak için yaptığım şeyler tükenince, ihtiyatlı bir öfkeyle telefonu koltuğun en yumuşak köşesine doğru fırlattım. Derin bir nefes alıp 10’dan geriye doğru saydım; 0’da durdum. Doktorun söylediğinin aksine hiç de rahatlamamıştım, yılın sonunda elimde kalan tek şeyin koca bir 0 olduğunu bana hatırlatmaktan başka hiçbir işe yaramamıştı.

Üç dört dakika kadar öylece oturup derdime yandıktan sonra ayağa kalktım, koridor boyunca bir kader mahkumu gibi düşük ve kahırlı bir tempoda volta attım. Yorulunca, koltukta mışıl mışıl yatmakta olan telefonumun yanına kıvrılıverdim. Yıl boyunca tanıştığım güzel hanımefendiler sağa doğru ilerleyen bir film şeridi- bir Tinder ekranı gibi gözümün önünden geçiverdiler. Hepsinin şahane insanlar olması çok can sıkıcıydı, insana hatanın kendisinde olduğunu düşündürüyordu.

Hep aynı şey oluyordu; Robert Plant ayarında bir ‘kaliteli serkeşlik’ ile parçaya giriyor, bir süre sonra vurdumduymazlığım tekniğimin önüne geçiyor ve şarkının kontrolünü kaybediyordum. İşte o zaman tüm foyam ortaya çıkıyor, birini sevmeyi beceremeyeceğim anlaşılıyordu.

Arkadaşlarım da durumun farkına varmış olacaklar, bir süredir kendilerini virüsün etki alanı dışında tutuyorlardı. Kıyamet sonrası filmlerinin ölü şehirlerinden birinde, tek kişilik devasa bir hapishanede kapana kısılıp kalmıştım.

Belki de sadece ağzım iyi laf yapıyordu ve bir miktar komiktim de işleri bu noktaya kadar idare edebildim… Bilmiyorum, belki de annem haklıdır; benim içimde hiçbir şey yoktur, bomboştur…

* * *

Telefonu elime aldım. Kayıp giden anlamsız işaretlere indirgediğim Facebook timeline’ında gezinirken gözüme bir şey takıldı. Mahallede yapılacak bir yılbaşı partisinden bahsediyordu. Parti duyurusu, kocaman bir “Yılın Son Partisi” yazısı ve alt taraflara iliştirilmiş küçücük bir adresten ibaretti...

İçten içe, her şeye biraz geç kaldığımı hissediyordum; ama yine de o partiye gidecektim.

* * *

Bir yıldır buralarda oturmama rağmen bu sokağa ilk gelişimdi. Telefondan adresi bir kez daha kontrol ettim, doğru yerdeydim. Kafamı kaldırıp, kentsel dönüşüm kapsamında yenilenmiş iki kazuletin arasına iliştirilmiş, geçmişe açılan bir portalı andıran eski ahşap binaya baktım. Tam o anda, büyülü tesadüflerin yaşandığı dandik Noel filmlerindeki gibi kar başladı. Bu ucuzluğa daha fazla dayanamayıp hemen zile bastım… Bir süre bekledikten sonra otomatiğin sesi duyuldu. Kapıyı açıp milyonlarca basamağı geride bıraktıktan sonra en üst kata ulaştım. Kapı aralıktı, hafifçe itip içeri girdim.

* * *

Çekingen adımlarla salona doğru yürürken, sadece gülümsemesine bakarak hiç ağlamadığına yemin edebileceğim bir kız koluma girdi ve beni balkona doğru sürükledi. İçerisi o kadar sıcaktı ki balkondan gelen soğuk hava, tatlı bir meltem etkisi yaratmaktan öteye geçemiyordu. Parti sahibi olduğunu tahmin ettiğim kız, “İyi seneler” diyerek bana sarıldıktan sonra kollarını açıp bir başka misafiri kucaklamaya gitti. İnsanların böylesine kötü bir dünyada bu kadar mutlu olabilmeleri beni her zaman için tedirgin etmiştir. Tam da bu yüzden, bunun bir saatten sonra, at maskesi takıp insan kurban edilen türde bir törene dönüşeceği fikrine giderek daha çok ısınmaktaydım.

Sonra bir şey oldu…

Hep gördüğüm bir rüya var… Hayatımın bir döneminde rastlaşmaktan mutluluk duyduğum insanlarla dolu bir evdeyiz. Balkonun güzel rüzgar alan bir köşesinde toplanıp başardığımız ve başaramadığımız ne varsa hepsinden arınmış bi şekilde, birbirimize hesapsızca gülümseyip aptalca şeylerden konuşuyoruz. Tam o sırada, birisi yanaşıyor. Üstünde tanrıça beyazı bir elbise var. Rüzgar kucağında afacan bir çocuk, çekiştiriveriyor saçlarını. Parmakları kulağının arkasında gezinip rüzgardan dağılan bir tutam saçı geriye doğru atarken, dikkati dağılıyor. Talih bu ya, gözleri gözlerime değiyor. Tam orada uyanıyorum.

Bu sefer öyle olmadı. Gözlerimin içine bakmaya devam etti. Kalan son canımla yanına gittim, “Seni tanıyorum” dedim. “Tanıdığını sanıyorsun!” deyip gülümsedi. “Yeni yıl dileğin ne?” dedi. “Şu an sadece seni düşünüyorum, sersem gibiyim…” diyemedim. “Bilmem…” dedim. “Belki tüm bunların bir anlamı olduğunu hissettirecek bir şey olur.” Gülümsedi, “Öyle bir şey olursa bana da anlat, neymiş bilmek isterim.” Aklıma gelen ilk şeyi söyledim, “Yeni tanıştığın birine bir çırpıda tüm hayatını anlatmak istediğin oluyor mu hiç?”   Bir süre öylece gökyüzüne baktı, sonra bana döndü ve “İnsan anlatmayı sevdikten sonra mutlaka anlatacak biri bulunur.” dedi. “Peki, tüm olasılıklar içerisinde en iyisinin bu olduğundan eminsen… Karşındakinin hikayeyi anlatman gereken o tek kişi olduğunu biliyorsan…” İç çektikten sonra lafa girdi, “Keşke bundan emin olmanın bir yolu olsa…” Devam etti, “Olmaz ya, benim o kişi olduğumu düşün bir an için…Beni bu balkonun dışında hiç gördün mü? Dünyanın diğer günlerinde ve saatlerinde de o kişi olmaya devam edeceğimi bilebilir misin? Hayat bizi istemediğimiz şeylere zorladığında, ezilip paramparça olduğumuzda, birbirimizin gözlerinin içine bakıp bu balkonda karşılaştığımız gün ne gördüysek yine aynısını görebilecek miyiz?”

Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim, bunu beklemiyordum. “Seneye aynı yerde, aynı soruya başka türlü bir yanıt verirsek sokağın sonundaki pastacıya gidelim, çok güzel limonlu cheesecake yapıyor.” Gülümseyip içeriye doğru yürüdü. Bir dakika kadar sonra kendimi toparlayıp peşinden gittim. Tüm odaları aradım ama onu bulamadım, sanki bir anda kayboluvermişti. Odanın birinde tek başına ağlayan genç bir adam gördüm. Yanına yaklaştım, “İyi misin?” dedim. Kafasını kaldırıp “15 sene oldu” dedi. Anlamadım, anlamama aldırmadan anlatmaya devam etti.

“Ancak büyük bir hevesle sözünü ederek dinlenebilir kıldığım tüm o saçmalıklar vardı ya, onları anlatmaktan hala vazgeçmedim. Sadece o değil, hiçbir şeyin sonunu getirememe konusundaki istikrarımı da koruyorum. Ne karanlıktan ne yükseklikten korkuyorum; ama olur da başımıza gelen tüm o şeylerle dalga geçemediğimiz o gün gelir, iş ciddiye biner diye hala ödüm kopuyor.”

Bana bakıp acı acı güldü.

“Gerçi o anlayamaz böyle şeyleri... Tatil sabahlarında izlediğimiz kovboy filmlerindeki süvariler gibiydi o, her zaman son anda yetişip herkesi kurtaracak gibi bir hali vardı. Ben öyle değilim, biliyor musun? Birinin nezaketinden yüz bulsam, anlatırım neyim var neyim yoksa; ama sonunu bir türlü bağlayamam. Bile isteye öyle yapıyorumdur belki de, bir çeşit ölüm korkusudur bu. Geçmişi düşünüp durmak da bununla alakalı olsa gerek; sabahlara kadar konuşup, gelecek hayallerimizi kendimize yastık yaptığımız günlerden medet ummak... Neyse, anlatacak çok şey var ama dinleyecek hiç kimse yok. Belki de sadece vakit öldürmek içindir hepsi... 'Çok uzatıyorsun' diyeceksin, haklısın. Affedersin. Söyleyeceklerimiz kalbimizden dilimize ulaşana kadar büyük badireler atlatıyorlar, bu yüzden kendimi tam olarak ifade edememiş olabilirim... Ama işte ne derler bilirsin: İnsan, anlattığı herkesi biraz özlüyor... Özlemek iyidir.”

Gözündeki iki damla yaşı sildi, hayatında son kez gülümsüyormuş gibi gülümsedi, elini omzuma koydu, “Tam 15 yıl…” dedi. Sonra da gitti…          
Bir an duraksadım, aklıma babam geldi. “15 yıl…” dedim, “Ne kadar da geçmemiş…”

Havai fişekler patlarken, yatağa doğru uzandım, herkesle birlikte 10’dan geriye doğru saydım…

…10…9…8…7…6…5…4…3…2…1…

 * * *

Uyanır uyanmaz saate baktım, neredeyse öğlen oluyordu. Hemen üstümü başımı toparladım, odadan çıkıp ev sahibini aradım; evde kimse yoktu. Kapıyı çarpıp çıktım. Apartmanın önüne indikten sonra durdum… Sokağın sonundaki pastacı… Sokağın sonundaki pastacıya gitmem lazımdı!

Özgürlüğüne koşan William Wallace gibi var gücümle koştum. Son nefesimi vermeden kendimi dükkandan içeri attım. Etrafa bakınırken garsonlardan birine gözüm takıldı. Bu, ev sahibinin ta kendisiydi! Elimi kaldırıp selam verdim. Yanıma geldi, “Bir şey mi istediniz?” dedi. Beni tanımamıştı. “Dün partide karşılaşmıştık, senin evde…” Söylediklerime anlam verememişti, “Benim evim mi?” dedi, dedikten sonra da hikayedeki boşluğu fark edip ekledi “Ha, orası benim evim değil.” Şaşkınlığımı atar atmaz lafa girdim, “İnsanları karşılarken görünce ben de sandım ki… Kimin evi peki?” Kız omzunu silkti, “Bilmem, senede bir kere, o da yılbaşı gecesinde kullanıldığını duydum. Galiba düzenli oturan kimse yok” İşler giderek karmaşık bir hal almadan sadede geldim, “Beyaz elbiseli, sarı saçlı, güzel bir kız vardı partide. Onu tanıyor musun?” Başını iki yana salladı, “Öyle birini görmedim.”

Kimin o partiye katılıp katılmadığı, katılanların hangisinin gerçek olup olmadığı gibi mavralar aklımı kurcalarken yoruldum, masalardan birine doğru yıkıldım… High Hopes çalıyordu… Eski ev sahibi, yeni garsona doğru dönüp aklıma ilk gelen şeyi söyledim.

“Bana bir cheesecake getirir misin? Limonlu olsun…”     




24 Mayıs 2018 Perşembe

Diyemedim II




Merhaba Burcu, ben Ender… Yazdığı tüm hikayelerin sonunu seninle bağlamasa rahat edemeyecek Ender var ya, hani şu adam akıllı iki tane cümle kurabildiği ilk akşam hemen kapında bitiveren, işte o salak.

Dur, hemen kapıları kapatma Burcu. Tüm kalelerim zaptedildi, tüm tersanelerime girildi; tüm sokakları bilfiil işgal edilmiş yalnızlığımda sığınılacak tek bir köprüaltı bile bırakılmadı! Demem o ki, son akbilimi basıp da geldim Burcu, artık tek mümkünüm sensin.

Normalde uzun uzun konuşur, sonunda hikayedeki rolümü layıkıyla oynadığıma kendimi inandırır, bunun tesellisiyle öylece çekip giderdim ama bu akşam değil! Bu akşam, sana anlatmayıp çalışıp da bir türlü anlatamayacağım bazı şeyler var. İzninle, anlatamamaya başlıyorum.

…Bazen, yıllar sonra, mümkünse havanın ne sıcak ne soğuk olduğu bir Yaz akşamında, hayatımın bir döneminde rastlaşmaktan mutluluk duyduğum insanlarla dolu bi evde bir araya geldiğimizi hayal ediyorum. Balkonun güzel rüzgar alan bir köşesine çekilip başardığımız ve başaramadığımız ne varsa hepsinden arınmış bi şekilde, birbirimize hesapsızca gülümseyip aptalca şeylerden konuşuyoruz. Tam o sırada, sen içeriye giriyorsun. Üstünde, seni görene kadar sadece kataloglardaki fotoşoplu insanların giyebildiğine inandığım o tanrıça beyazı elbiselerden biri var. Rüzgar kucağında afacan bir çocuk, çekiştiriveriyor saçlarını. Öyle zarifsin ki kabahati rüzgarda bulmuyorsun, saçlarını kısa kestirmekten vazgeçtiğin için kendine kızıyorsun. Sonra bir an, parmakların kulağının arkasında gezinip rüzgardan dağılan bir tutam saçı geriye doğru atarken, dikkatin dağılıyor. Talih bu ya, gözlerin gözlerime değiyor.

Biliyor musun Burcu, seni ne zaman bana böyle bakarken hayal etsem, tüm dünya tek ayağı aksak bir masanın üzerinde emaneten duran cam bir vazoya dönüyor. Sanki birazdan birisi aptalca bir şey yapıp da her şeyi mahvedecek…Ben önce davranıyorum, yanına gelip selam veriyorum. 

Bana öyle bir bakıyorsun ki sanki o andan sonra hiç konuşmadan bir ömür geçirsek, yine de aramızda tek bir sır kalmayacak… Sanki babamın bana geceleri masal okumayıp Gerd Müller’in attığı golleri anlattığını sana söylemişim… Sanki geceleri tuvaletin ışığını açık gördüğümde bir an için afallayıp evdekileri saydığımı, herkesin salonda olduğundan emin olduktan sonra saniyenin onda biri kadar bir süre için tuvalettekinin annem olabileceğini düşünüp, saniyenin binde biri kadar bir süreliğine annemin tekrar yaşadığına inanıp sevindiğimi biliyorsun… Sanki bana baktığında tüm bunları da görüyorsun…

Gözlerin gözlerimde, birden sarılıyorsun bana… Artık birisi bana içten sarıldığında hıçkırarak ağlamak istemediğimi fark ediyorum. O an, bunun bir hayal olduğunu anlıyorum, sana tüm gücümle sarılıyorum.

Sen bilmezsin, bazı geceler, sırf bu hayalin hatrına sabah oldu. Yani bu yaşa geldiysem biraz da senin sayende!  Ha bu arada, bir türlü uygun cümleleri bir araya getirip sana söyleyemedim ama dikkatli dinleyicilerimiz anlamıştır; seni seviyorum…Tüm bu anlattıklarım, sana teşekkür etmek içindi. Bunca zaman seni sevmeme sebep olduğun için teşekkür ederim.

Ama esas sana söylemek istediğim, bu değildi.

Ben… Ben artık seni sevmenin her şeyi çözeceğine inanmıyorum Burcu. Daha seni sevdiğimi yeni söyleyebilmişken seninle bir geleceğimizin olamayacağına dair nutuk atmam dünyanın en saçma şeyi olabilir ama elimde değil Burcu, güzel şeyler çabuk bitiyor, geriye sadece çürümüş kabukları kalıyor.

Bunu söylemek beni de üzüyor ama benim seni sevecek durumum yok Burcu. Ölü bir yatırımım ben, üç vakte kadar maddi manevi iflasımı borsaya bildiririm. Sana sabah erken kalkıp karşı adaya yüzen emekli amcalar gibi hayata dört elle tutunan biri lazım. Sana dünyanın her gün yeniden kurulduğunu hissettirecek biri… O ben değilim, benim canım çok sıkılıyor Burcu. Her sabah perdeleri açıp dağa taşa lanet okuyorum. Evde eşyaları tekmeleyip kendimi sakatlıyorum. Hırsımdan yaşıyor, hayattan gram keyif almıyorum. Akşamı bitiyor, sabahı başlıyor… İnsan birinin gelip akşamdan sabaha her şeyi düzeltmesini bekliyor Burcu; ama o biri asla gelmiyor. Geldiğini sanıyorsun; ama gelmiyor…
Elinde kalan sadece hayal meyal bir pişmanlık, anlatmaya kalksan anlatamazsın, öyle de beş para etmez bir hikaye bu Burcu. Daha fazla anlattırıp da beni ele güne karşı rezil etme, rica ediyorum.

Uzun aşkın kısa vedası, ben seni düşünüp kendimi mutlu olmaya ikna etmeye çalışmaktan artık çok sıkıldım Burcu. Ben, mutlu olmaya çalışmaktan da sıkıldım! Şimdi izninle gidip biraz ağlayacağım. Sana da tavsiye ederim.

…Ve Burcu, gerçekten de her şey birini sevmekle başlıyormuş; ama öyle bitmiyormuş. Yaşamak bu değil, hayatta başka ıstıraplar da var, biraz da onlara kafa yoralım! 
Burcu? E ama kime anlattım ben şimdi bunları? Burcu!!! Burcu, kime diyorum ben?






Diyemedim...