28 Kasım 2020 Cumartesi

Delilik Bu

 

                                                                   


-Bir şey söylemeyecek misin? Senelerdir kapısını bile açmadığımız bir evin içinde sessizce oturup su bardağında çay içiyoruz! Gelirken sokağı bulamadım, kendi evime gelebilmek için başkalarına yol sordum ya ben! 

 

Bizim burada ne işimiz var abi? Deli miyiz, biz ne yapıyoruz şu an burada?

 

+Seninle bir ilgisi yok, ben deliriyorum İpek. Annem gibi deliriyorum…

 

                                     

                                                                  * * *                                                        

 

Annemi hiç görmedim. Fotoğraflardan bana gülümsemeye çalışan güzel bir kadın benim için annem. Sorbonne’da felsefe okumuş, babamla evlenmiş, birkaç yıl parti sekreterliği yapmış, büyük dedemizin ve hatta Lacan’ın da vakti zamanında çalışmış olduğu Saint Anne’de tedavi gördükten sonra tekrar ülkeye dönmüş ve bu evde bir yıl kaldıktan sonra… Sonrası yok, bana hiç anlatmadılar.

Arada, aslına bakarsanız ne zaman işler sarpa sarsa, buraya gelip annemin dizlerinin dibine yatmayı düşündüm; ama hiçbir zaman yapamadım… Kurduğum kitapevi battı, hayatta sevdiğim tek adam başkasıyla birlikte ve işin acı tarafı tüm o ‘favori çift’ yorumları ve kalplerle dolu paylaşımların ötesinde ilk defa gerçekten mutluymuş gibi gözüküyor! Sanki hayatından beni söküp attığında adı konulamayan o meşum hastalığını da yenmiş gibi… 

 

Şu anda naftalin kokulu bir yorganın altında, kendime saygımı tamamen yitirene kadar ağlıyor olmalıydım. Onun yerine, annemin kendini öldürdüğü evde, delirmeyi bir aile geleneği haline getirmeye çalışan gelenekçi abimin hezeyanları ile boğuşuyorum.


Tam sıra bana gelmişken vezne kapanmış gibi hissediyorum. Oysa benim sıramdı, çok uzun zamandır ağız tadıyla delirmeyi bekliyordum ben. Bu, gerçekten büyük haksızlık!

 

                                                       

                                                                  * * *                                                      

 

-‘Deliriyorum’ derken abi?

 

+Düzden deliriyorum işte kızım, neyini anlamıyorsun?

 

-Bir sabah kalktın, işe gittin, bergamot yüzünden aslında başka ne kattığının hiçbir önemi olmayan o lüks çay karışımını yudumlarken birden deliriyor olduğunu fark ettin, ofistekileri topladın ve “Kusura bakmayın arkadaşlar, ben deliriyorum, siz halledersiniz” mi dedin? 

 

+Her şeyle dalga geçmek zorunda mısın sen? 

 

- Bu da benim rahatsızlığım, dalga geçemezsin! 

 

+Siktir git, kime ne anlatıyorum ben ya…

 

-Yok yok, tamam! Dinliyorum. Lütfen.

 

+ Geceleri nefes alamıyorum.

 

-Nasıl nefes alamıyorsun?

 

-Alamıyorum işte, nefesim kesiliyor… Uykumda öleceğim diye korktuğumdan uyku uyuyamaz oldum. İşteyken sürekli eve gidip uyuyacağım anı düşünüyorum; ama eve gidince uyuyamıyorum. İş yapamaz hale geleceğim, Miray çocukları da alıp gidecek, evde yapayalnız kalacağım, sonra da annem gibi… Kehanet gibi bir şey bu... Önce annemdeydi, şimdi de bana geçti!

 

                                                       

                                                                  * * *                                                     


“Kimse yoğurmuyor bizi yeniden topraktan ve çamurdan, kimse sözünü etmiyor tozlarımızın. Kimse.”

 

Bazen herkesin geçtiği sınavdan bir tek ben kalmışım gibi oluyor. O taklayı bir tek ben atamamışım, köprüyü bir tek ben kuramamışım, bir tek benim resmim bir çocuğun taşları çiçeklendiren inatçı hayal gücünden nasibini almamış, bir tek benim parmaklarım flüt çalmaya uygun gelişmemiş… 

İnsanlar sonuçlara çok takılıyor, biraz da ondan oluyor. Yoksa benim güzel bir gidiş yolum var...

 

Sonunda like’ları başkaları aldı ama ben onu ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. O gün üzerinde nelerin olduğunu unutmadım mesela. En sevdiği şarkıyı, güldüğünde yüzünün aldığı şekli, başımın omzunda bıraktığı izi, birlikte dünyadaki tüm kalp kırıcı günlere karşı koyabilecekmiş gibi hissettiğimiz geceleri … Bunların hepsi benimle, ne yaşanırsa yaşansın… Oradan baktığınızda kaybetmiş gibi gözüküyor olmam, bunu değiştirmeyecek.

 

 


                                                                  * * *       

 

Şirketinin ve evliliğin altında ezilen canım abimin kaçış bileti olarak deliyi oynaması çok insani bir hamle ama kusura bakmasın, o kadar kolay değil o işler! 

Kimin parasını hangi fona yatıracağıyla ilgileneceğine kimin nasıl hissettiği ile ilgilenseydi bunu kendisi de anlayabilirdi ama neyse ki ben konuya pek yabancı değilim, kendisine yardımcı olacağım; 

“Delirmiyorsun abicim, sadece depresyondasın. Bir uzmana görünsen iyi olacak.”

 

Delirecek gibi olan benim, sen ailedeki delileri karıştırdın herhalde!

 


                                                                  * * *       

 

-Abi?

 

+Ne var?

 

-Niye burada buluştuk? Tamam, burayı delirmenin merkez üssü olarak görmüş olmanı anlaşılabilir bir durum ama yine de…

 

+Annemi özledim.

 

 

 

+ Bir hafta önce geldim. 

 

-Bir haftadır burada kalıyorum deme bana!

 

+Gel, sana göstereceğim bir şey var.

 

Abimle birlikte annemin odasına çıktık, annemin dinlediği plaklarla dolu bir kutunun dibinden üzerine rengarenk çiçekler çizilmiş bir defter çıkardı abim. Bana uzattı, “Yazma yeteneğini ondan almışsın.” dedi. 

 

Abimle birlikte yere oturduk, sırtımızı yatağa verdik. Abim sanki günlerdir o anı bekliyormuş gibi anında uykuya daldı. 

Annemin dizlerinin dibine uzandım, rastgele bir sayfa açtım. 

 

 


                                                                  * * *       

 

 

İpek'e,




Ölmek ne kolay

Yabancı bir tavanın altında

Adın kaybolmuşken dudaklardan

Buzlar erimişken

günler dünlere karışıyorken

Ve yüzün gelmiyorken gözlerin önüne

Parça parça, bölük pörçük akşamlar

Ölmek ne kolay.

Çökmüşken dizlerinin üzerine

Pantolon iz yapmışken ve üstün başın kolonya kokarken

Bir yer sofrasında ya da yücelerden yüce bir makam sahibinin huzurunda

Süklüm püklüm olmuşken

Topukların kırılmışken 

Umutların kırılmışken

Haksızlıklar boyunu aşmış 

Adın silinmiş, unufak olmuşken

Ölmek ne kolay

Yaşadıkça.

 

 


Sen zor olanı seç. Seni her şeyden çok seven annen.

 

8 Kasım 2020 Pazar

DİYEMEDİM III

 

İnanır mısın, bu sefer bana da sürpriz oldu…


 

İnsan, bu kadar yanlış yaptıktan sonra yanlışlıkla da olsa doğruyu bulurum diye düşünüyor ama gördüğün gibi o iş tam da öyle olmuyor! Bütün yanlışlar bir noktadan sonra aynı kapıya çıkıyor Burcu, öyle olmasa nereye bırakırsan bırak evin yolunu bulan sadık köpekler gibi dönüp dolaşıp kapında biter miydim hiç?

 

Konunun senle ilgisi olmadığının, “Burcu sana söylüyorum, hayat sen anla” konulu bir serzenişin mağduru olduğunun altını bir kez daha çizmek isterim. Yani, bir yangının külünü yeniden yakıp geçmeye gelmedim buraya Burcu. Seni sevmekten daha iyi ıstıraplar bulduğumu önceki eserlerimde belirtmiştim, sen dinlemediğin için o kısmı kaçırmış olabilirsin. 

Haklısın, bunları belki de gidip günlüğüme yazmalıyım ya da iyi bir psikolog bulup ettiği mesleki yemine onu pişman edene kadar başının etini yemeliyim ama elimde değil, beni senin kadar dinlemeyen biri daha yok. Seninleyken mecburen kendime kulak veriyorum, bana iyi geliyor. 

 


Biliyor musun, o adı batasıca Rus yazarlar haklıydı Burcu. İnsanı en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklar... Bazen sanki tüm hayatım, birbiri ardına gelen kıl payı kaybedişlerden ibaretmiş gibi geliyor. Sanki istediğim bölümü bir puanla kaçırmışım da hayatın istemediğim bir bölümünü yaşamak zorunda kalmışım gibi. Ne demek istediğimi anladığını düşünmüyorum zira seninki bir hayat mücadelesi değil, olsa olsa hükmen galibiyet. Olduğundan afili göstermek zorunda olduğun kaybedişlerinin olmaması senin eksiğin Burcu, güzel gözlerinden olduğu gibi bahtının açıklığından da sen suçlusun.

 

Artık kimsenin incelikleri şeyleri anlamaya vakti yok Burcu. Herkes bir hayatın içine onlarca hayat sığdırmaya çalışıyor, hepsini yarım yamalak yaşayıp eline yüzüne bulaştırıyor. Hepsini toplasan, bir hayat etmiyor. Yaşamaya pek istidadı olmayan biri olarak, iyi bir hayat nasıl yaşanır, bununla ilgili ahkam kesecek değilim ama nasıl yaşanmayacağı ile ilgili ciltlerce eser verebilirim. Biliyorsun, yaşayamamanın Van Gogh’u, Godard’ı sayılırım.

 

Yanlış anlama, 90’ların başında Manchester’da müzisyen olma hayalimden, seksenlerde yapılan gençlik filmlerinden, yağmur sonrası içine çektiğin o toprak kokusundan, son dakikada gelen şampiyonluk golünden, atlardan ve menemenden bile daha çok seviyorum hayatı. Ama işte çok sevdiğin, tutkuyla bağlı olduğun bir şeye yeteneğinin olmadığını fark etmenin de ince bir kederi var Burcu, çatlakların arasına sızıveren kar suyu gibi yürüyor insanın ta derinlerine. Hiç geçmeyen meşum bir hastalık gibi en olmaz anlarda yokluyor, dudağının kenarındaki çukurun içine sinsice gizleniyor, her gülüşünde nüksediyor.

 


Zaman o kadar hızlı akıp geçiyor ki, insan vakti zamanında niye, neden, ne kadar üzüldüğünü bile anımsayamıyor. Şimdi çektiğimiz çileler, ileride belki de gülümseyerek hatırlayacağımız anılara dönüşecekler; gülümsediklerimizse özlemle andıklarımıza. Bu yüzden kendimizi paralamanın ya da muzaffer bir komutan gibi savaş alanında gururla salınmanın bir anlamı yok. Buna fanilik hissi diyorlar Burcu, alelacele hayatının muhasebesini yapıp ona değer biçmeye kalkıyor insan. Tüm bu yaşananların bir değeri olduğuna kendini ikna etmeye çalışıyor. Bugün helvalar kavrulacak olsa, ağızlarda güzel bir tat bırakacağından emin olmak istiyor. Çocukken amaçsızca geçen yaz günlerindeki kadar sonsuz olduğuna inanmıyor hayatın, bazı ihtimallerin çoktan yok olup gittiğini düşünüyor. Şimdi dönüp de elimde kalanlara baktığımda, bazı şeyler yanıma kar kalsın istiyorum Burcu. Söyler misin, çok mu şey istiyorum?

 


Her seferinde bunun son karşılaşmamız olacağını düşünüp neyim var neyim yok, sular seller gibi anlatıyorum sana. İnsan ne kadar konuşursa konuşsun yine de kendini eksik anlatıyor Burcu. Herkes sıra kendine geldiğinde kuracağı cümleyi düşünürken uzun uzun kendini anlatmanın ne kadar boş bir çaba olduğunu unutuveriyor. Herkesin derdinin kendine yettiği şu zamanlarda, zaten ortalık karışık diyerek asilce kenara çekilemiyor. Yaptığı tüm aptallıklardan, bencilliklerden sonra bile onu sevmeye devam etmelerini sağlayacak o cevheri (?) görsünler istiyor. 


Beni sizin için yapmadıklarıma rağmen severseniz gerçekten çok makbule geçer! 

 


Şimdi izninle gidip birini sevecek, hayatın sırrına mazhar olduğumu düşündürecek anlar yaşayacak, çokça gülüp eğlendikten sonra yaptığım aptallıkların getirdiği pişmanlıkları zamanın şefkatli kollarına bırakacağım. Bazen uzay-zamanda adını anmaya değmeyecek kadar küçük bir yer kapladığımı düşünecek bazen de dünyanın efendisiymiş gibi hissedeceğim. Sana da aynısını yapmanı tavsiye ederim. Dünya sana yeterince torpil geçti, bir noktadan sonra muhakkak işler kötüye gidecektir. Üzülme, zamanla alışırsın!



Seninle konuşmanın bana ne kadar iyi geldiğini unutmuşum. Olur ya bir daha görüşemeyiz; iyi günler, iyi akşamlar, iyi seneler. Umarım iyi bir hayat yaşarsın.





Diyemedim.