30 Kasım 2016 Çarşamba

Dublör



Ne olurdu düşebilseydik
Baharda kiraz çiçekleri gibi
Öyle saf ve ışıklar içinde


Bir kamikaze pilotu, kara yazgısına teslim olmadan bir gece evvel yazdı bu şiiri. Sonra gözlerini kapadı; bir an için, tüm hayatı boyunca hep bir şeylerin eksik olduğunu hissetmesine neden olan o meşum hastalıktan kurtulmuş gibi hissetti. Bir tüy gibi hafifledi. Derin bir oh çekti, ruhuna musallat olan tüm fenalıkları def etti. Yatağın kenarında, ölümün gözünden kaçmış bir köşe bulup oraya kıvrılıverdi. Uyudu, sanki uyandığında ölmeyecekmiş gibi…

Bir gün sonra, Pearl Harbor’da huzur içinde öldü pilot; ama hayalini fısıldadığı o şiir, rüzgarda sürüklendi, dağları, tepeleri, engin okyanusları aştı ve elli yıl sonra bir bahar günü, Ege’deki bir sahil kasabasında, dünyada kimsenin umurunda olmayan bir çocuğun kitabının sayfalarının arasına düşüverdi. Çocuk şiiri okudu, yattığı divandan kalktı, mutfakta bir yandan soğan doğrayıp bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlayan annesini ve kendini süvarilerin kazandığı hikayelerin kenar süsü olmaktan öteye geçemeyen Kızılderililerin yerine koyan babasını atlatıp bahçeye doğru süzüldü. Çardağa oturdu, kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Eğer yeterince yükseğe çıkabilirse annesinden, babasından ve dahi yaşamak konusunda beceriksiz diğer tüm insanlardan azade, mutlu bir hayat yaşayabileceğini düşündü.

Başına gelecek felaketlerden habersiz göğe bakıp güzel bir gelecek düşleyen çocuk, birçok konuda yanılıyor olabilirdi ama bir konuda haklıydı; en yukarıda olmak, işe yarıyordu. Ölmeyi kolaylaştırıyordu.

*   *  *

Birazdan şehrin en yüksek binasından atlayacağım ve bu, bir binadan ilk atlayışım değil. Bunu daha önce defalarca kez yaptım. Bir dublör olarak; son on yıldır hayatta kalmak için yüksek binalardan atlıyor, arabamı uçuruma doğru sürüyor, gözü dönmüş bir düzine adamın beni öldürmeye çalıştığı kanlı çatışmalara giriyorum. Tüm bunları, başkalarının hayatını kurtarmak için kendini feda eden kahramanlara özendiğimden ya da iyi para getirdiğinden yapmıyorum. İçten içe, anlamsız hayatımın son bulmasını arzuluyorum, hepsi bu.

Hiçbir zaman kendime ait bir hikayem olmadı. Bu yüzden başrolde olmanın ne demek olduğunu bilmiyorum. Annemle evlenmesine, yani hayatının mahvolmasına neden olduğum babama soracak olursanız kendisi, evladından çok sevdiği televizyonundan gözlerini ayırmadan size benim her şeyi nasıl mahvettiğimle ilgili uzun bir hikaye anlatacaktır.

Ona bu zevki tattırmayacağım.

Dedem, İpekçi ailesi ile birlikte sinemaya atılmış ama dikiş tutturamayıp sıfırı tüketince bu işlerden elini eteğini çekmiş. Yaşadığı travmayı atlattığında, başarısızlıklarının telafisi olarak gördüğü babamı Beyoğlu’nda sinema işleten Levanten bir dostunun yanına vermiş ama babam, her şeyi mahvetmek konusunda dedemi da aşıp koca salonu yakıvermiş. Bu fiyaskonun ardından bir baltaya sap olabilmek adına birtakım denemelerde bulunmuş fakat hiçbirinde muvaffak olamamış. Aşkından ölüp bittiği, Pera’nın burlesk kraliçesi Valeria ile evlenmeyi hayal ederken hayatında bir tiyatronun önünden dahi geçmemiş annemle evlenmesi ise bardağı taşıran son damla olmuş.

Hayata karşı kaybettiği onca raundun ardından babamın maçı çevirmek için tek şansı, sürpriz bir yumruk çıkarıp hayatı nakavt etmekti. İşte ben, tam o yumruğu çıkarmaya hazırlanırken gelen gong sesiyim. Tam da bu yüzden beni asla affetmeyecek…

*   *  *

Ölme arzum, bir anda peydah oluvermedi, biz onunla beraber büyüdük.

Babamın da değerli katkılarıyla, yaşamamın korkunç bir hata olduğunu, nefes alıp vermemin günün birinde büyük bir trajediye dönüşeceğini anladım ve her şeye bir son vermeye karar verdim. Tanrıya dünyayı daha iyi bir yere dönüştürme fırsatını sunduğum denemelerimden birinde tavana astığım ip koptu, bir anda kendimi alt katta, babamın televizyonunun üzerinde buldum. Bir sevdiğini daha benim yüzümden kaybeden babam, önce beni bir temiz dövdü, sonra da kapının önüne koydu. Annem okyanuslar dolusu gözyaşı döktü; ama yine de tek başıma büyümeme engel olamadı.

Evden ayrıldıktan sonra, kendi hayatından vazgeçmiş biri olarak, başkalarının hayatlarının bir parçası olarak yaşamaya başladım. Kimi zaman, babasız bir bebeği aile büyüklerine açıklamak için kullanılan sahte bir baba; kimi zaman, mahallenin çocuklarının kavgaya çağırdığı sahte bir ağabey oldum. Başkalarının yerine hayatımı ortaya koymayı alışkanlık haline getirince ne olduğunu anlayamadan dublör olup çıkıverdim.

Bir dublör olarak birazdan hayatımın en kolay sahnesini çekeceğim. Bir sevgiliyi kucaklar gibi kollarımı iki yana açacağım ve öne doğru bir adım atacağım. Bu sefer, hikayedeki kahramanın ben olduğundan kimsenin bir şüphesi olmayacak…

Kendimi var edebilmek adına yapabildiğim tek şeyin intihar etmek olması ne üzücü!

*   *  *

Derin bir nefes aldım; öldüğümde kimsenin dünyasının temel direğinin çökmeyeceğini bilmek beni rahatlatmıştı. Kollarımı iki yana açtım. Tam o adımı atacaktım ki bir ses duydum.

Hayat, ölürken bile başrolde olmama izin vermiyordu!

Sarı saçları beline kadar uzanan, beyazlar içerisinde güzel bir kız, intihar ediyordu. Rüzgardan yüzüne düşen kırmızı atkısı bir süper kahraman pelerini gibi dalgalanan kız gülümsedi, sanki bir sonun eşiğindeki iki tükenmiş insan değiliz de umut dolu bir başlangıcın peşindeymişiz gibi sordu.

“Nasılsın?”

Omuzlarımı silktim. Utangaç bir şekilde önüme baktım, aklıma gelen ilk şeyi söyledim.

 “Ölmek üzereyim.”

Birkaç saniye hiç konuşmadan gökyüzüne baktı.

“Son anda tüm bu yaşananların bir anlamı olduğunu sana hissettirecek bir işaret gelmesini mi bekliyorsun? Boşuna bekleme, öyle bir şey olmuyor.”

“Ben sadece kendi halimde ölmek istiyorum.”

“Sana bir sır vereyim mi?”

“Sırrın ölene kadar benimle gelecek, söz veriyorum!”

“Seninle biz, aynı savaşın kaybedenleriyiz…”

Hiçbir şey söyleyemedim.

“Bundan yıllar önceydi, sen ve ben iki küçük çocuktuk o zamanlar… Her şeyin ne kadar kötü gidebilirse o kadar kötü gittiği günler henüz kapımızı çalmamıştı. Mutsuzlukla mücadelede kullanılabilecek gayri nizami harp taktikleri umursanmıyor, sanki hiç ağlanmamış gibi gülünüyor, yalanlar ağza iyi oturuyor ve bu yüzden kimse bir şeylerden şüphelenmiyordu. Yakında büyük bir “iç” savaşa sürükleneceğimizden haberimiz yoktu. Bu yüzden savaş başlayıp da başka türlü bir hayatın mümkün olmadığı ortaya çıktığında dünyamız başımıza yıkıldı. Sonrasını biliyorsun zaten, bir daha toparlayamadık…”

Gözleri doldu…

“Birbirimiz için hiçbir şey yapmamış olmamıza inanamıyorum!”

Zoraki bir gülümseme kondurdu yüzüne. 

“Sıra sende… Şimdi sen bana bir sır vermelisin!”

Nasıl oldu bilmiyorum ama kelimeler öylece ağzımdan dökülüverdiler.

“Hep bir pilot olmak istedim… Bir de şiir yazmak… ”

Güldü. Bir an için göz göze geldik. Sonrası çorap söküğü gibi geliverdi.

“Akordeon çalmak istedim.”

“Clint Eastwood olmak istedim!”

“Birine korkusuzca sarılabilmek istedim!”

“Sabahları erken kalkmanın bir anlamı olsun istedim. “

“Birini sevmek, herkesi sevmeye yetsin istedim.”

“’Kaybettik Albayım’ diye avazım çıktığı kadar bağırmak istedim.”

“Anlattıkça azalsın istedim.”

“Hissettiklerimiz, kalbimizden dilimize ulaşana kadar anlamını yitirmesin istedim”

“Çocuklar, kötü okullara rağmen iyi kalabilsin istedim.”

“Çocuklar, babalarının hayal kırıklığını omuzlarında taşımasın istedim.”

“Bombaları havadayken yakalamak istedim.”

“Başkalarının acılarını taşıyabilecek kadar büyük bir yüreğim olsun istedim.”

“Tüm hayatım boyunca, sinemadan yeni çıkmış biri gibi hissetmek istedim.”

“Gezdiğimiz parklar bizi mutlu yarınlara çıkarsın istedim.”

“Hikayelerin anlatılmasına yardımcı olmak istedim.”

“Hangi hikaye gerçek hangisi değil, bilebilmek istedim.”

“’Tüm bunlar, hepsi boşuna mıydı?’ diye sorduğumda “Değildi” diyen biri olsun istedim.“

“’Değildi’ diyebilmek istedim.”

Kız gülümsedi. Atkısını çözdü, katlayıp bir kenara bıraktı. “Belki başka bir hikayede… “ dedi. Öne doğru bir adım attı.

*   *  *

Pilot, ortaya çıktığından bu yana sadece birkaç dakika geçmiş olmasına rağmen şimdiden gökyüzünde tüm dünyaya yetecek kadar şiir vardı. Çocuk kafasını kaldırdı, göğe baktı. Annesinin ve babasının sonsuza kadar mutlu yaşadığı, acıları ortak insanların birbirlerini kurtarmak için bir şeyler yapabildiği, kahramanı olacağı bir şiir aradı. Şans bu ya, aradığı şiir o sırada tam da önünden geçiyordu. Uzandı ama yetişemedi.

Öne doğru bir adım attı.







19 Haziran 2016 Pazar

Ellerin ellerimde


Gökyüzüne erişmek için birbirleriyle yarışan çok katlı blokların arasından 117. Cadde’nin sonuna doğru yürüyorum. Tek yaptıkları, zengin kadınların keyif düşkünü kocalarını takip etmek olan ikinci sınıf dedektiflerin kaldığı Sahil Otel’in önünden geçiyorum. Sahil Otel’in tepesinde beliren hologram pin up kızı, potansiyel müşterilerin kalbini çalmak için sahte bir öpücük gönderiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndaki askerleri avutan kartpostallar gibi o da sadece görevini yapıyor, yoksa bugün de kimsenin kimseyi kurtaracağı yok…

Giderek bir buz pistine daha çok benzeyen cadde boyunca uzanan dükkanlar, dışarıya açık içlerine kapanık bir vaziyette, gönülsüzce müşteri bekliyorlar. Zaten kimsenin de geleceği yok; herkes sanki büyük bir yıkımı en az hasarla atlatabilmek için kendini sığınaklara atmış da dışarıda yalnızca Don Kişot’luk oynamaya meraklı bir avuç insan kalmış... Böyle günlerden nefret ediyorum. İnsanı yalnızlıktan çıldırmış bilim adamlarının dünyayı kurtarmaya çalıştığı o acınası hikayelerden birindeymiş gibi hissettiriyorlar. Sanki her şey ellerindeymiş ama elinden bir şey gelmiyormuş gibi…

Oysa bugün, güzel bir gün olmalıydı. Sonuçta insan, her gün sevdiğini görmüyor…

* * *

Caddenin sonundaki Lübnan restoranından sağa döndükten sonra telefonuma bakıyorum. “Hayatının kadınına 100 metre” yazıyor. Yürümeye devam ediyorum… Organ bekleyenlerin, hastalığının çaresi bulunana dek dondurulmak isteyenlerin, zihni bedenden münezzeh bir hale getirmek için yatırım yapan ölümsüzlük sevdalısı çılgın milyarderlerin, savaş suçlularının ve savaş suçluları yüzünden sakat kalanların, birkaç dolarlık aşıya erişimi olmadığı için ölümü bekleyenlerin, buna yaşamak denmeyeceğini bile bile hastalarına “yaşayacaksın” diye yalan söyleyenlerin önlü arkalı dizildiği, sonu cehenneme çıkan bir yolda yürüyorum. Hepsinin gözü üzerimde, sanki söylemek istedikleri bir şey var da bir türlü söyleyemiyorlar. O an büyük bir mahcubiyet çöküyor üzerime. Gördüğüm tüm o yüzler, annemden sakladığım bir günah, öğretmenime itiraf edemediğim bir yaramazlık oluyorlar. Babama anlatamadıklarım gibi yer ediyorlar kalbimde... Kalbimde bir çukur var, anlatamadığım hikayelerin yazamadığım karakterlerin ağırlığıyla günden güne derinleşen… Ne yapsam dolmuyor.

Derin bir nefes alıyorum, gözümü açıp kapatıyorum; cadde üzerinde kim var kim yok, hepsi kayboluveriyor.


* * *

En son yıllar önce gelmiştik buraya... Meksika’ya uçtuğum akşamdı… Başını omzuma koymuştun. Birlikte saatlerce susmuştuk. Sonra sen “Sonunda elimizde yalnızca pişmanlık kalacak diye çok korkuyorum” demiştin. Benim bir hiç uğruna her şeyi mahvetmemden korkuyordun. Sonra yine susmuştuk. Sana itiraf etmek istediğim şeyler vardı; ama ben onun yerine evlilik teklif etmeyi tercih etmiştim.“Bizi mutlu bir geleceğin beklediğine inanmam için bunu yapmana gerek yoktu” diye cevap vermiştin. İnanarak mı söylemiştim yoksa ihtiyacımız olan cümleyi mi arıyordum, bilmiyorum ama “Her şey çok güzel olacak” demiştim sana. Sen gülmüştün… Öyle güzel gülmüştün ki tüm zanaatkarlar işlerine tekrar dört elle sarılmıştı. Hayatın sillesini yiyen tüm boksörler düştükleri yerden kalkıp hayata ringi dar etmişti. Gökyüzü, yüzyıllar sonra yeniden, kafasını kaldırıp göğe bakan herkesin imdadına yetişecek kadar yardımsever görünmüştü. Tam o anda, evrenlerin birinde babam bir radyonun başında Gerd Müller’in attığı golü dinlerken uyuyakalmış; annem, arkadaşlarıyla birlikte gittiği bir Ayhan Işık filminden yeni çıkmanın verdiği hisle hülyalara dalmış; dedem, odasının penceresinden dışarıya baktığında bu kez dış cephe mantolaması yapılan karşı binayı değil, Selanik’te geçirdiği bir yaz gününü görmeyi başarmıştı.

Her şey, ilk defa ‘tam zamanında’ ve ‘yerli yerindeydi.

Ellerini tutmuştum, gülümsemenin ışıltısı kaybolmadan dudağının kenarından öpmüştüm seni. Gözlerimin içine bakmıştın, bakışlarında ilahi bir bağışlayıcılık vardı. Yanağımı okşamış, sonra da New York’tayken gittiğimiz şu Yunan isimli Türk lokantasında söylediğin o şarkıyı mırıldanmıştın.
Biliyor musun, hayatımda ilk defa o an, doktor olmamın bir anlamı varmış gibi gelmişti. Oysa hep bir şair olmak istemiştim ben. Hatta yeteneğimin olmamasını kendime dert etmiş, olur da güzel bir şiire denk gelirim, tekrar kalemi elime alırım korkusundan şiir okuyamaz olmuştum.

O akşam sana bir şiir okumuştum, hatırlıyor musun? Ben bir türlü hatırlayamıyorum... Neyse, zaten o günden sonra ne o restorana gittim ne de şiir okudum. Kim bilir belki birazdan seni gördüğümde her şeyin tekrar bir anlamı olur, bir şiir daha okurum sana... 

Daha güzelini yazamadığım için şimdiden özür dilerim…

* * *

Sonunda restoranın kapısının önüne varıyorum,  her şey son geldiğimizde nasıl bıraktıysak öyle duruyor. Sanki o günden beri o masaya başka hiç kimse oturmamış… Sadece masa değil; sen de bıraktığımız gibisin, insana her şeyin bir anlamı olduğunu düşündürecek kadar güzelsin. Kıvırcık saçların ısrarla yüzüne düşüyor, sen kulağının arkasına atıyorsun. Seni bunu yaparken görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki...Yıllar sonra yeniden, hareketlerini hareketlerimde hissediyorum.

Gelip karşına oturuyorum hiçbir şey olmamış gibi. Tam ağzımı açıp neyim var neyim yoksa ortaya dökecek gibi oluyorum, herkes o an ne yapıyorsa onu yapmayı bırakıp bana doğru dönüyor; susuyorum. Üzüntüyle bakıyorlar bana. Sanki beni teselli etmek ister gibi zoraki bir gülümse konduruyorlar yüzlerine. Küçük bir kız çocuğu yanıma yaklaşıyor, elini omzuma koyuyor:

“Artık yaşamıyor oluşu ne üzücü... Diğer taraftan, hangimiz yaşıyoruz ki?” 

Alternatif tedavileri incelemek için Meksika’ya gidişim, bir hafta sonra onun cenazesi için dönüşüm, araştırma şirketlerinden aldığım milyonluk fonlara rağmen bir türlü insanları yaşatmanın bir yolunu bulamamam, her şeyden vazgeçmem ve çoktan sararıp solmuş bir geçmiş zaman gününün içinde yaşamayı seçmem. Her seferinde, masaya oturup seni görüp o masaya oturduğum an hep aynı şey oluyor; bunun sadece bir anı olduğunu fark ediyorum... İşte, beni bu hayatta en çok bu öldürüyor.

Her şey çok uzun zaman önce son buldu. Sen ölen kızı oynadın, ben onu kurtarabileceğini sanan bilim adamını. Oysa benim bu hikayede bir rolüm olmamalıydı. Benim bir şair olmam lazımdı. O zaman yaşardın belki... Keşke sana yazdığım o mutlu sonla biten şiiri hatırlasaydım. Böylece daha mutsuzlarını yazmak zorunda kalmazdım.



Boş ver şimdi, yağmurdan kaçan bir kedi gibi sığındığımız

o ölmeye yüz tutmuş, naftalin kokulu sinemaları

Boş ver, başucunda bekleyip de bir türlü uyandırmaya kıyamadığımız sabahları

Tüm buluşmalarımıza geç kalan mutluluk denen şarlatanı.

Boş ver artık, ne zaman sarhoş olsan söylediğin o Rumca şarkıyı…

Seni dudağının kenarından öpüşümü…

Saçlarının eskiden kıvırcık oluşunu…

Başının omzumda bıraktığı izi…

Ama en çok da her şeyi hala nasıl da ilk günkü gibi hatırladığımı.

Boş ver gitsin hepsini.

Zaten sen öldükten sonra hiçbirinin bir anlamı kalmadı.



Ellerin hala ellerimde.


11 Haziran 2016 Cumartesi

Cennete Yetişmiyordu Merdiven II


Gözlerimi açtım… Tepemde uçuşan sığırcık sürüleri, gökyüzünde siyah lekeler bırakıp uzaklaşıyorlardı. Emin olmak için bir kez daha baktım; gökyüzü, veda sözcükleri ile doluydu.
Kıyıya vuran dalgaların sesini takip edip insan boyunu aşan ağaçların refakatinde sahile doğru yürüdüm. Bir sonsuzluk illüzyonundan ibaret okyanusa, tıpkı tüm bu yaşananların bir anlamı olduğunu hissettirecek o anın peşindeki biri gibi, yalvaran gözlerle baktım; ama hiçbir şey göremedim. Ufukta beliren dev dalganın gölgesi güneşi yutmuş, her yer karanlığa gömülmüştü. Çocukken olduğu gibi, karanlıkta tek başıma kaldığımda yine gözlerimi kapayıp sevdiğim birini düşündüm… Bir an için kendimi sonsuz hissettim… Sonra…

…Bir dalga geldi, neyimiz var neyimiz yok aldı götürdü.

* * *
Gözlerimi açtım… Yatakta doğruldum ve büyük bir yıkımı rahatsız edici bir sakinlikle karşılayan sanat filmi karakterleri gibi öylece karşıya baktım. ‘Kusursuz’ dünyamı çepeçevre saran gülkurusu duvarlarda bir çatlak aradım, her şeyin yıkılmasını sağlayacak küçücük bir çatlak… Bulamadım. Her şey, ürkütücü derecede muntazamdı.

Tarihi eser niteliğine haiz, cumbalı, sarnıçlı, çok katlı, çok katlılığını keyfe çeviren bir katlar arası servis asansörü olan ferahça bir evde oturuyorum. Beni seven, çalışma arkadaşlarından hastalarına herkesin hürmetini kazanmış, iyi kalpli bir eşim; başarısızlıklarımı telafi etmek istercesine yaptıkları her şeyde başarılı olan harika iki çocuğum var… Peki, o zaman neden hep aynı rüyayı görüyorum? Neden, içten içe dünyanın sonunun gelmesini arzuluyorum? Neden tüm sahip olduklarım sanki tek ayağı aksak bir masanın üzerinde her an düşecekmiş gibi duran camdan bir heykelmiş gibi geliyor?

Bilmiyorum…

* * *

Kapının çalması ile birlikte tüm sorularımı, sonradan çocuklarımla paylaşacağım değerli oyuncaklar gibi bir köşeye kaldırdım.  Saate baktım… Saat, “bazı şeyler için çok erken”di.  Oğuz’un hastaneden dönmesine daha bir saat vardı. Zaten o olsaydı mutlaka gelmeden önce arar, haber verirdi. (Oğuz’un hayatındaki tek sürpriz, benimle evlenmesidir.)

Miskinliğime karşı verdiğim mücadeleyi kazanıp yataktan kalktım, hırkamı aldım, asansörden inip kapıyı açtım. Dışarıda kimsecikler yoktu. Sokak, o kadar boştu ki insan birkaç dakika içinde güneşin doğup dünyanın yeniden kurulacağına kendini inandırmakta güçlük çekiyordu. Tam suçu mahallenin münasebetsiz veletlerine yıkıp kapıyı kapatacaktım ki paspasın üzerinde duran kırmızı bir zarf gözüme ilişti. Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu... Oğuz, insanın canını sıkma alanında ihtisas yapmış o doktor arkadaşlarını davet ettiğimiz akşamların birinde, isimsiz zarflardan, zarfların içinden çıkan zehirli tozlardan ve o sırada başka şeyler düşünüyor olduğumdan şu an hatırlayamadığım daha birçok “insan sağlığını tehdit eden” durumdan bahsetmişti… Yine de bunların hiçbiri zarfı açmama engel olamadı.

Zarfın içinden bir mektup çıktı… Merdivenlere oturdum, mektubu okumaya başladım.

*****************************************************************************************************************

 ‘Özlenen’e…

Elimde hala anlatılmamış bir hikaye vardı… Bilmeni istedim.

1980’lerin sonuydu… Kendini oyun dışı kalmış hisseden herkes gibi biz de gözlerimizi Seattle’da açmıştık. John Hughes filmlerinden fırlamış karakterler gibiydik; büyüyünce,  bir zamanlar nasıl da umut dolu çocuklar olduğumuzu unutmaktan korkuyorduk.

Akşam, önünden geçerken açık olduğunu anlamanın mümkün olmadığı, mezarlık kadar sessiz bir balo salonunda çalacaktık. Salon, Vahşi Batı’nın iskana yeni açıldığı zamanlara ait köhne kulübelere benziyordu. Ayaklarımızı sürüye sürüye, her adımımızla birlikte şu hayatta bir şeyleri yanlış yapıyor olabileceğimizden biraz daha fazla şüphelenerek, salondan içeriye girdik.  En son giren M’yi de kapıyı usulca kapatması için tembihledik. Kapıyı hızla çarpacak olursak binanın üzerimize çökebileceğinden korkuyorduk.

* * *

Bir hafta öncesinde Paris’teydik…  Yine böyle intihara meyilli bir binaydı, her an kendine bir şeyler yapacakmış gibi bir havası vardı. Duvardaki küçük çatlaklar, bir akarsuyun kollarının havzasında toplanması gibi bir noktadan sonra birbirleriyle birleşiyordu… Birleşme noktasına baktım, dokunsam sanki her şey yerle bir olacaktı…

Nefes alamıyordum, kimselerin beni bulamayacağı su dolu bir varilin içine düşmüştüm. Kafamı o varilden çıkarmaya fırsat bulur bulmaz tüm gücümle nefes aldım. Koca bir şehir ciğerlerime doluverdi. Sadece Eiffel’in altında fotoğraf çektiren aşıklar değil, şehrin hafızasında birinin aşkına konu olmuş ne varsa hepsi benim bir parçam oluverdi. Sabah İnvalides’teki metro durağında gördüğüm kıvırcık saçlı kız sanki bir kez daha yanımdan geçti. Bir an için onu yakınımda, yakından da öte, kalbimin derinliklerinde hissettim.

Trocadero’daki aptal bir apartman dairesinde, iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalığın önünde çaldığımız o akşam, ne zaman içimi derin bir keder kaplasa onun yüzünü gözümün önüne getirmeye çalıştım… Sahi, niye o akşam o kadar üzüntülüydüm? Ne diye ikide bir “Bizim burada ne işimiz var?” diye düşünüyordum? Sabah Eiffel’in merdivenlerinde de aynı şeyi düşünmüştüm…

Kıvırcık saçlı kız… Ne diye öylece peşine takılıp gitmedim ki?

* * *

Birileri hemen bir arama kurtarma ekibi çağırmalıydı! Salon yıkılmak üzereydi; ama yıkılmasa dahi içeride kurtarılmayı bekleyen bunca insan varken bu, her halükarda son derece faydalı bir hamle olacaktı! M, işlerin iyi gitmediğini anlayıp hemen kendini sahneye attı, bateriye geçti, çubukları birbirine vurdu ve biz nasıl olduğunu bile anlamadan prova başladı. Zaten bir süre daha hiçbir şey yapmadan durmaya devam etseydik, salon yıkılmasa bile biz, hevesi pamuk ipliğine bağlı insanlar, dinamitle patlatılan binalar gibi kendi üzerimize çöküverecektik.
* * *

Balo salonundaki konser ve sonrasında M’nin odasına çekilip, sonradan hatırlanmayacak kadar önemsiz otelin birinde kendini vurması… Bunlarla ilgili ne zaman bir şeyler hatırlayacak gibi olsam aklıma birlikte geçiremediğimiz günler geliyor. Sonra o günlere dair hayaller kurmaya başlıyorum. Kimi günler gün içinde kendi yaşadığım gerçekliği bu hayallere kurban ettiğim oluyor; öğle aralarında, bazen işte bilgisayar ekranına bakarken ya da akşam son metroyla eve dönerken… M, bizim çocukları toplamış; yüzünde her şeyin güzel olacağını anlatan bir gülümseme var yine. Cobain’i arıyor, “Çocuklarla toplandık, sen de gel, yalnızken kafanda kuruyorsun!” diyor. Cobain, gülümseyip gelemeyeceğini söylüyor. Washington’a dönmüş, ünlü olmaktan vazgeçmiş, orada mutlu bir hayat yaşıyormuş. Gelemediğine ilk kez seviniyoruz. Layne Staley, Alice in Chains’te söylemeye devam ediyor, turnedelermiş... R.E.M, Vedder, Cornell gelmeye çalışacaklarını söylüyorlar. Sonra M, bana dönüyor ve “Rockçılara güven olmuyor… Zeppelin hariç ama!” diyor! Sonra da John Dunham’ın dünyanın en iyi davulcusu olduğu ile ilgili bir şeyler anlatıyor ve bunu yine sanki dünyanın en önemli meselesinden bahsediyormuş gibi yapıyor.

Onu ve sabahlara kadar konuşup, gelecek hayallerimizi kendimize yastık yaptığımız o günleri çok özlüyorum…

O zamanlar aptallıklarına doymayan, hayalperest iki küçük çocuktuk… M, bazı akşamlar bize gelirdi, verandada oturup saatlerce müzik hakkında konuşurduk. İflah olmaz bir John Bonham hayranıydı. O zamanlar da sürekli Led Zeppelin tişörtleri giyer, “John Bonham dünyanın en iyi davulcusuydu!” deyip dururdu. Saatlerce sadece ikimizin anlayabileceğini düşündüğümüz şeylerden konuşurduk da sonunda konu hep bir şekilde Led Zeppelin’e gelirdi. Yine öyle oldu…

Bugün, eski fotoğraflara bakıyordum… Seattle'a gidip her şeyi mahvetmeden bir hafta önce, o Paris’teki ev partisinde çektirmiştik. M’nin üzerinde "Bonzo" yazan bir tişört vardı.  Onu görünce o günle ilgili anılar zihnimde tekrar canlanmaya başladı. Zaten bu yazıyı da o yüzden yazıyorum sana... Bu arada yıllardır hiç konuşmadık, umarım iyisindir… Ben… Neyse, Paris’ten bahsediyordum… O gün, partiden birkaç saat evvel M’yi balkonda tek başına, düşünceli bir şekilde manzarayı izlerken yakalamıştım. Beni görünce gülümsemişti... Onu o durumda gülümsemek zorunda bıraktığım için üzgünüm… M'i hiç bu kadar hüzünlü görmemiştim. Yanına geldiğimde neyi olduğunu sordum. “Bazen gün sadece geçer… Başka hiçbir şey olmaz... Bu çok da kötü bir şey değil...” dedi. Aşağıya baktıktan sonra devam etti, “Başlamak için çok yorgunum... Babamın haklı çıkması hiç hoş olmayacak…”

M’nin babasıyla arası kötüydü. Babası, hayatını bir hiç uğruna harcadığını düşünürdü. Bu doğru değildi… Hiçbirimiz başaramadık ama inan, bir hiç uğruna değildi...

Bazı şeylerin önüne geçilemiyor… Orada doğmasaydık, siz M ile tanışmasaydınız, biz müziği bu kadar sevmeseydik, ben o kıvırcık saçlı kızın peşinden gitseydim, siz hiç ayrılmasaydınız, bu tamamen başka bir hikaye olsaydı ve yazarı ben değil de bir başkası olsaydı… Yine de mutlu olmayı beceremeyecekmişiz gibi geliyor. Neyse, biraz uzattım, üzücü şeyler hakkında konuşurken çenem düşüyor! Bu arada neredeyse unutuyordum, bu hafta sonu Paris’te olacağım. Eğer gelirsen eski günlerden konuşuruz, şu sıralar hep o günleri düşünüyorum. Umarım gelirsin, konuşacak birine o kadar ihtiyacım var ki…

Bir şey daha (Bu son, söz!)… Paris’teki partinin de Seattle’daki konserin de son şarkısı senin içindi! (Evet, Led Zeppelin!) M’nin en sevdiği şarkıydı(Hangi olduğunu biliyorsun) ve en sevdiği insana armağan edilmişti…

Seni ve M'yi her zaman bir kardeş kadar yakın görmüş, eski dostunuz Henry.

*****************************************************************************************************************

Birkaç dakika hareket etmeden öylece durdum… Şimdi dönüp baktığımda sanki başka bir hayata ait gibi gelen tüm o anıları düşündüm… 25 yıldır görmediğim Henry’yi, dünyayı değiştirme hevesiyle yanıp tutuştuğumuz o günleri ve hayatta ilk defa her şeyin bir anlamı varmış gibi hissetmemi sağlayan adamı hatırladım… Bir faydası olmadığını bilmeme rağmen eğer ayrılmasaydık yine de kendini öldürür müydü diye düşündüm… Keşke elimden bir şey gelebilseydi ama M, bir parçası olduğu tüm hikayeleri kıl payı kaybeden o kaybetmeye meyilli adamlardandı, ne yapıp edip bu hikayeyi bir trajediye çevirmenin bir yolunu bulacaktı… Yine de keşke daha çok vakit geçirseydik… Daha çok gülseydik ve daha çok ağlasaydık… O da olmadı, en azından birbirimiz olmadan yaşamayı öğrenseydik…

Yapamadık.

* * *

Oğuz’un arabasının sesini duydum… Bahçe kapısının açılma sesiyle birlikte mektubu hırkamın cebine attım. Oğuz, içeri girdi. Adımlarını duyabiliyordum. Kafamı kaldırdığımda karşımda dikiliyordu. Gülümsedi.  Güneş ile arama girince üzerime bir karanlık çöktü, her zamanki gibi karanlıktayken yine onu düşündüm.
Sonra… Sonra ben de gülümsedim, içeri gidip çocukları kaldırdım. Hep birlikte kahvaltı ettik. Eskilerden bir şarkı açtım, “Stairway to Heaven” çaldı. Oğuz, bildiği tek Led Zeppelin şarkısına tempo tutmaya başladı. İçimden “Keşke ‘Thank You’ çalsaydı” dedim… Çünkü ben en çok onu seviyorum.







24 Ocak 2016 Pazar

Diyemedim


Merhaba… Merhaba Burcu, ben Ender. Hani lisede ikide bir senin kapına kadar gelip sonra geri dönen Ender. Yazdığı tüm hikayelerin içine seni gizlemeyi bir saplantı haline getiren Ender var ya, ha işte o!

Sanırım lafa böyle girmemem gerekiyordu... Kusura bakma, insan bunca zaman konuşmayınca hangi kelimenin dost, hangi kelimenin düşman olduğunu unutuyor.

Biliyorum, çok uzun zaman oldu… Ben… Bekledim. Bir ordu kelime biriktirdim içimde. Sandım ki karşına koca bir orduyla çıktığımda her şey çok daha kolay olacak. Ama işte gördün, aradan onca zaman geçti ve ben yine kendimi sana anlatmayı beceremedim! Her gün bir saat çalışsam, günlük tekrar yapsam yetecekti halbuki. Ama işte dersi derste dinleyeceksin Burcu, sonra ne kadar uğraşsan da olmuyor! 

Biliyorsun, ben zaten hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım; sadece şansım yaver gitti. Ya da tüm cephelerde kaybetmeme razı gelinmedi de bir şekilde edebiyat öğretmeni olmayı başardım. Biliyor musun, aslında edebiyat öğretmeni olduysam bu biraz da senin sayende. Anlatacağım…

Sen yoktun o zaman, gitmiştin. Herkes bana geleceğimi planlamam gerektiğini söyleyip duruyordu. Bense sadece senin içinde olduğun hikayeler yazmak istiyordum! Rehberlik öğretmeniyle konuştum, tercih kılavuzunda buna en yakın bölüm edebiyat dedi, edebiyatı seçtim.

İyi bir yazar olabilmek için çok uğraştım, bir odaya kapanıp kafamı kaldırmadan günlerce yazdığım oldu. Ama bu seni aldatmasın, ben iyi bir yazar değilim. Ben o tek hikayelik yazarlardanım. Benim yaşamak için de yazmak için de tek bir şansım var, onun için çırpınıp duruyorum.

İyi bir öğrenci olamamam yetmezmiş gibi ben iyi bir öğretmen de olamadım. Hayır, kendime haksızlık etmiyorum, yedi yaşımdan beri bu işin içindeyim, kötü bir öğretmen gördüğümde tanırım. Hep kötü şeylerden bahsediyorum değil mi? Ama inan ki ben kötü bir insan değilim Burcu. Hatta bana yardım edersen iyi bir insan olmayı bile öğrenebilirim. Evet, belki de benim yeteneğim öğrenmek üzerinedir, yanlış tercih kurbanıyımdır, neden olmasın?

Sen istersen öğrenirim… Musluk tamir etmeyi öğrenirim mesela. Ne bileyim, birlikte alışveriş yaparken sıkılmamayı öğrenirim. Zar zor yer bulduğumuz o otele gidişimizin ikinci günü “Ben evi özledim” dememeyi öğrenirim. Şehir dışından akrabaların geldiğinde sıkıntıdan kendimi camdan atacak gibi olduğum bir akşam, pencerenin kenarındayken onlara dönüp “Hava çok güzel, isterseniz sizi gezdireyim” demeyi öğrenirim… Benim yaşamak yönünden eksiklerimi kapatırsın, iyileştirirsin beni. Belki bir gün, tüm cesaretimi toplayıp o hastaneye bile giderim. Annemin gözlerinin içine bakarım, artık onun için bir yabancı olduğumu bilmeme rağmen beni sevmekten hiç vazgeçmediğine inandırırım kendimi. Her şey eskisinden bile güzel olur… Hem nedir Allah aşkına bu eskiye saplanıp kalma merakı? Ben şimdi de seni kapına dayanıp sonra kibarca geri çekildiğim zamanlardaki o liseli mahcubiyetimle sevemez miyim? Ben seni her halimle severim Burcu, yapmadığım şey değil. Sadece bunu bilmeni istiyorum. Artık daha kötüsü olacak korkusuyla hayatı askıya almaktan bıktım… İşte buradayım. Bekliyorum. Her ne olacaksa, o olsun diye bekliyorum… 




Diyemedim. 







14 Kasım 2015 Cumartesi

Dünya Yok Artık


Sevgi, bir tümör ve hayata gözlerimizi açtığımız andan itibaren bizi içten içe yeyip bitiriyor.

***

Şu an Dünya’dan 445 km uzakta, Uluslararası Uzay İstasyonu’nun her biri mini bir Boeing 747’yi andıran o ruhsuz yatak odalarından birindeyim. İsa’dan 2023, Vostok uzay aracının Yuri Gagarin’i bu adı batasıca dünyadan kurtarmasından tam 62 yıl sonra, ne dönülecek bir ev ne de uğruna ölünecek birinin kaldığı kıyamet ertesi zamanlarda yaşıyorum. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de her gece tüm sevdiklerimi kaybettiğim kabuslar görüyorum; sanki çoktan ölmüş olmaları bir an olsun aklımdan çıkıyormuş gibi…

Zaman, son birkaç yıldır lüzumsuz bir merhamet içerisinde, tüm kışkırtmalarıma rağmen beni öldürmeye bir türlü yanaşmıyor. Bilmiyor herhalde, burada yaşama dair tek bir iz bile kalmadı. Bir tek, çoktan ellerimizin arasından kayıp gitmiş o eski, sararmış günler, başka da bir şey yok. Ölüm bile unutuldu da sonu gelmez gecelerde kendimize yastık yaptığımız o gözü kör olasıca hatıralar, onlar bir türlü defolup gidemediler!

***

Hep bir astronot olmak istemiştim; oldum da. Askeri liseye girerken yapılan testlerden birinde son derece nadir görülen nöropsikolojik bir rahatsızlığım olduğu ortaya çıktı; otobiyografik belleğimdeki anomali yüzünden geçmişime yönelik hiçbir deneyimi ve olayı unutamıyordum.

Bu, bir zamanlar beni ayrıcalıklı kılan genetik bozukluk şimdi tarifsiz acılar içinde yaşamama neden olan amansız bir hastalığa dönüştü.  Artık kimse o ‘ismi lazım değil’ hastalıkları düşünmüyor. Ölüm, korkulacak bir şey olmaktan çıkalı çok uzun zaman oldu. Unutulmuş bir film yıldızı gibi köşesine çekilmiş, eski ihtişamlı günlerinin hayali ile avunuyor. Biliyor ki artık ondan çok daha korkutucu bir şey var:

Hatırlamak.

***

Hatırlıyorum…

Dev bir volkan patladı, külleri tüm kıtayı zehirledi, sıcaklıklar düştü, dünya yaşanmaz bir yere dönüştü ve sevdiğimiz herkes bir hatıranın içine hapsolup gitti.

Hikayemiz böyle anlatılacak ama işin aslı, biz çok daha eski zamanlarda ölmüştük, sadece bunun farkında değildik. İçimizde yeşerttiğimiz gelecek hayallerimizin çürümüş kabuklarıydık biz. Gülüp eğleniyor, her şeye rağmen hayat dolu olduğumuzu birbirimize ispatlamaya çalışıyorduk; sanki birbirimize düşman olmamışız, savaşlarla dünyayı çoktan öldürmemişiz gibi. Sanki yaşıyormuşuz gibi...

***
Hatırlıyorum…

Babam, futbol antrenörüydü. Buna rağmen futbolu hiçbir zaman bir iş olarak görmedi. Futbol, onun dünyaya geliş amacıydı.

Bazen tribündeyken maçı izlemeyi bırakıp babamı seyrederdim. Bu dünyada hiçbir şeyin babamı saha kenarında olmak kadar mutlu edemeyeceğini öğrendiğimde on beş yaşındaydım. O akşam eve gittim, odamda sabaha kadar babamı, kendimi ve dünyadaki tüm mutsuz babalar ile gizli yetimleri düşündüm… Bir sürü masal uydurdum, hepsinin sonunu mutlu bağladım.

Bir başka gün-aslına bakarsanız tam olarak Temmuz’un 27’si- koşa koşa kulübe, babamın yanına gittim. “Ben aşık oldum” dedim. Güldü, “Bu konuda ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu. “Şiir yazarım herhalde…” deyip omuzlarımı silktim. “Bir yerde duymuştum…” dedi, “kalbimizin en ücra köşelerinde bile, tüm basılı kitaplarda olandan daha fazla aşk varmış.” Babama bakıp manasızca gülümsedim… Anlamadığımdan korktu, “Uzun uzun anlatma, hissetmesini sağla...” deyip başımı okşadı. Sonra gülümsedi; oğlunu seven tüm babalar gibi o da tüm üzüntüsünü dudaklarının kenarındaki o merhametli çizgilerin arasına gizliyordu.

Birkaç ay içerisinde, kız beni terk edip yazmaya istidadı olmamasına rağmen yazmakta ısrar eden kötü bir şaire dönüşmemi sağlayacak; babam geçmiş zamanlara ait, ailece geçirilecek kadar güzel bir yaz gününde, kimseciklere fark ettirmeden, derin bir uykuya düşecek ve bir daha da kalkmayacaktı… Yine de zaman o yazı düşünecek olsam babamın merhamet dolu gülümsemesi ve bu dünyada birini sevmenin nasıl da yaşam dolu bir şey olduğundan başka hatırlamaya değer bir şey bulamıyorum. “Gerisi, hastalığın yüzünden hatırlamak zorunda olduğun birtakım önemsiz meseleler işte, boş ver onları…” diyorum, “…Sevdiğin insanların sana nasıl hissettirdiğini hatırla, yeter.”

***
Hatırlıyorum…

O kadar uzunca bir süredir birini sevmenin büyük bir budalalık olduğuna kendimi inandırmıştım ki ona aşık olduğumu kabullenmem haftalarımı almıştı. Oysa tüm hikaye o ilk “merhaba”da nihayete erivermişti. Buna rağmen sonrasında gelecek tüm mutluluklar ve mutsuzluklara dair çocuksu bir heyecan besliyordum. Hatta hayatımda ilk defa dünya, gözüme uğruna yaşanılacak bir yer gibi görünüyordu.

Gainsburg dinler, Truffaut sever ve bir gün Paris’ten başlayıp tüm dünyayı dolaşmayı hayal ederdi. Rengarenk elbiseler giyerdi, üzerinde güneşe selam duran çiçekler... Hep Güney Fransa’da, lavanta bahçelerinde koşturan küçük bir kız olarak kalacak, hiç yaşlanmayacak, hiç ağlamayacak gibi bir hali vardı. Yaptığı her şeyi o an aklına gelivermiş gibi yapardı; sorgusuz sualsiz, kalbinden nasıl geçiyorsa öyle. Hayat, bile onun yanındayken tüm acılarını unutur, kendini hayat dolu hissederdi. Hatta inanır mısınız, kötü bir şaka olduğunu bile unuttuğu olurdu. O güldüğünde dünyanın dengesi değişirdi, gülmek için sonunda gerçek bir sebebiniz olduğunu hissederdiniz.

Sonra ne mi oldu? Neden bilmiyorum, belki de her şey bir süreliğine-bir ömürlüğüne- kötü gitmek zorundaydı. O yüzden çekti gitti buralardan. Belki de dünyanın ölmek üzere olduğunu fark etmiştir, bazı insanların önsezileri daha güçlü oluyor. Ne yaparsak yapalım sonunda mutlu olmak için bir yol bulamayacağımızı biliyordu belki de.

Belki de… Ne bileyim…

***

Bugün Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki 2000.günüm. Her şey yok olduktan sonra ilk kez bir şeyler yazıyorum. Dünyada hayat var mı, varsa da üzerine konuşulmaya değer mi, bilmiyorum…  Bildiğim tek şey,  ona dair her şeyi çok özlediğim.

Tüm hayatım boyunca bu dünyadan kurtulmanın bir yolunu aradım, astronot olup yüzlerce kilometre uzağa gittim. Bildiğimiz dünyanın sonu geldiğinde içimi büyük bir huzur kapladı, sanki hayatım boyunca bir türlü çaresini bulamadığım o kalp kırıklığından kurtulmuş gibi hissettim.

Sonra… Sonra hatıralar geldiler… Geçmişi kendime yastık yaptığım karanlık gecelerde, gözlerim açıkken gördüğüm alacalı düşlerde, aldığım her nefeste giderek şimdiki zamanın bir parçası oluverdiler.

2000 günün sonunda ancak anlayabiliyorum ki dünyaya duyduğum tüm nefret, karşılıksız bir aşktan ibaretmiş. Benim için daha iyisini yapabileceğine ama bunu yapmak istemediğine, her şeyin daha güzel olması elinde olmasına rağmen beni bundan mahrum bıraktığına inanmışım. Ondanmış bu nefretim.

Şimdi istasyondaki odamın camından sevdiğimin mezarlığına bakıyorum, öyle ölü, öyle güzel ki… Heba ettiğimiz günlere yanıyorum… Babamla, annemle ve sevdiğim diğer tüm insanlarla… Dünyada hala hayat olduğu zamanlara...

Nasıl yapılır bilmiyorum ama alışmaya çalışıyorum yokluğuna. Kendi kendime tekrarlıyorum:

Dünya yok artık… Dünya yok artık… Dünya…  

Keşke yanımda olsaydın.








24 Ocak 2015 Cumartesi

Bu Kabuslar Neden?




1

Gözlerini açtı. Tepesinde uçuşan sığırcık sürüleri gökyüzünde siyah lekeler bırakıp uzaklaşıyorlardı. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı,  her yer veda sözcükleri ile doluydu… Kıyıya vuran dalgaların sesini takip edip insan boyunu aşan ağaçların refakatinde sahile doğru yürüdü. Bir sonsuzluk illüzyonundan ibaret okyanusa, tıpkı tüm bu yaşananların bir anlamı olduğunu hissettirecek o anın peşindeki biri gibi, yalvaran gözlerle baktı; ama hiçbir şey göremedi. Ufukta beliren dev dalganın gölgesi güneşi yutmuş, her yeri karanlığa gömmüştü… Çocukken karanlıkta tek başına kaldığında ne yapıyorsa yine onu yaptı; gözlerini kapayıp sevdiği birini düşündü… Kollarını ve bacaklarını iki yana açtı. Nefesini dudaklarında hissedebiliyordu şimdi. Kolları kollarına, bacakları bacaklarına dokundu. İlk defa, tüm hayatını bir ıstıraba çeviren o kalp kırıklığına karşı gerçek bir zafer kazanıyordu. Zafer sarhoşluğuyla daha da sıkı sarıldı ona, ikisi tek bir bedende birleşene kadar da bırakmadı… Eğer her hikayenin mutlaka bir sonu olmalıysa işte bu, o olmalıydı.



2

Kötü bir düşten uyandık; daha kötüsünü görmek için…

Miray, gözlerini açtığında odasının duvarlarını çepeçevre saran yağlı boya tablolar hala sallanmaya devam ediyordu. Yatağında doğrulup derin bir nefes aldı. Camdan dışarıya, ketumluğuyla ün salmış kasabanın sessizliğini bir bıçak gibi yarıp geçen yük trenine baktı. Terden ıslanmış saçları yüzüne düşüyordu, eliyle saçlarını arkaya attı. Yatağının ucundaki tabloya, kumsalda kendisine doğru gelmekte olan dev dalgayı bekleyen adama baktı. Gözü saate takıldı; saat “her şey için 2 saat erken”di. Kalktı, olur da babası çıkagelir diye yatağının altında sakladığı boya takımını çıkardı, tuvalin karşısına geçti; ama bir şey yapmadı. Sanki diğer tüm o şeylerden önce var olmuş bir boşluğa bakar gibi baktı ona. Bakışları resmi delip mahallenin sokaklarını turlamaya başladı. Her yer o kadar ölüydü ki, insanın yarın güneşin tekrar doğacağına inanası gelmiyordu. İnadına açan mezarlık çiçekleri de olmasa, sabahları perdelerini açıp kasabayı seyredenler, buralarda hayat olduğuna dair hiçbir emareye rastlayamayacaklardı.

Sanki herkesin bir an önce ölmesi isteniyormuş gibi göz açıp kapayıncaya kadar izinleri alınıp iskana açılan mezarlık, şimdi rengarenk çiçeklerle dolmuştu. Ölülerle dolu bir mezarlık, bir türlü üzerindeki o ölü toprağını atamayan bu kasabaya hayat vermişti. Normalde kimsenin uğramadığı Hiçli kasabası, mezarlık açıldıktan sonra, sevdiklerini kaybeden insanları ağırlayan bir efkarlanma tesisine dönüşmüştü. Belediye, sokakların temizliğini taziyeleri kabul eden mefta yakınlarına devretmişti; artık buralar kederli insanların gözyaşlarıyla yıkanıyordu. Oysa bu acıyla kutsanmış toprakların çocukları, bir zamanlar kimseye belli etmeden, kendi hallerinde ölüp gider ve yalnızca burada doğan insanların gömüldüğü eski kasaba mezarlığına gömülürlerdi. Eskiden bu kadar geleni gideni olmazdı bu kasabanın; hele gideni, hiç olmazdı…

Eskiden her şey daha tahmin edilebilirdi… Birisi öldüğünde ikindi namazını müteakip cenazesi kaldırılır ve kasaba sakinlerinin katılımıyla merhum, eski mezarlığa defnedilirdi. Gökyüzünde yaşayan devlerin bile girebileceği kadar derin ve geniş mezarlar açılırdı.  İnsanlar, yakınlarını kendi elleriyle gömmenin acısını yaşamasınlar diye mefta ile yakınları arasına tahtalar dizilirdi. Tahtalar çöküp de mezar oturduktan sonra sıra, malumun ilanı mezar taşlarını dikmeye gelirdi… O zamanlar insanlar, sevdiklerine kavuşmak için en az beş yıl beklemek zorundaydılar. Belediye ancak o zaman aynı mezarda buluşmalarına izin veriyordu. Sonra bu süreyi önemsememeye başladılar; sevenleri ayırmamak istemelerinden değil ama, artık mezarlıkta yer kalmadığından.  Hiç yer kalmadığında yeni bir mezarlık yaptılar. Her ne kadar kasabalılar çürümüş etler gibi çöpe atılmasın diye sunulan bir hizmet gibi görünse de aslında yeni mezarlık, çok parası olmayan yabancılar için yapılmıştı. Güneye tatile gidemeyenlerin mecburi durakları, şehre yakın tatil beldelerine benziyordu. Şehirdeki mezarlıklar pahalıydı, bu devirde ebedi istirahatgahını seçerken bile insanın ayağını yorganına göre uzatması gerekiyordu. Yalnız bu ölüler için bir cazibe merkezi olma durumu çok da uzun sürmeyecekti. Ölüm turizminin gözbebeklerinden biri haline gelmiş Yeni Hiçli Mezarlığı’nda mezar fiyatları günden güne artmaktaydı.

Kasaba olarak tek turizm gelirimiz olan efkarlı şehirlilerin burada ne ölmeye ne de yaşamaya değer bir şey olduğunu görecekleri günler yakın…

Zaten ölüler için Hiçli’den daha rahat bir yer düşünülemezdi! Yaşam, buraların yabancısıdır, her zaman kendini deplasmanda hisseder. Bu kasaba sınırları dahilinde hiçbir zaman, yaşam ölüme karşı belirgin bir üstünlük kuramamıştır. Bunu anlamak için etrafınıza bakmanız yeterli, her yer yaşamaya istidadı olmayan insanlarla dolu. İlk başta her şey çok normalmiş gibi gözükebilir, aldanmayın. Birinin yüzünde güzel bir gülümseme görürsünüz; hayatında daha önce hiç acı çekmediğine yemin edebileceğiniz birine ait bir gülümseme. Sonra o gülümseme o kadar çabuk kaybolur ki, hemen anlarsınız buradaki her gülümsemede mutluluğa baskın gelen ağır bir ıstırap saklı olduğunu. Sanki her şey çok uzunca bir süre çok kötü gitmiş de bir zaman sonra iyi şeyler düşünmek, geçmişin hatırasına büyük bir saygısızlık olarak kabul edilmeye başlanmış. Burada yeni günlere dair iyi şeyler düşünmeye kimsenin yüzü olmadığı gibi yine kimsede eski hikayeleri hatırlayacak cesaret de yoktur.

* * *

Herkesin bildiği ama anlatmaktan korktuğu çok eski bir Hiçli hikayesi vardır; daha kolay unutulsun diye her seferinde daha eski bir tarihten başlatılan. On yıl önce, “eskiden…” diye anlatılırdı; şimdi, “Çok ama çok eskiden…” diye anlatılıyor. Doğrusu “Hatırlamak istemediğimiz kadar eski zamanlarda…” olacak.

Hatırlamak istemediğimiz kadar eski zamanlarda, kimilerine göre henüz kasabadaki demiryolu inşa edilmeden, Hiçli’de yaşamış soyu sopu belirsiz bir aileden bahsedilir; Karaderi Ailesi. Bir terzinin yanında çalışan aklıevvel Bilal ile güzeller güzeli Neriman’ın hikayesi...

Neriman’ın annesi, daha Neriman ölümün anlamını öğrenmeden canına kıyıp Neriman’ı anlamsız bir yalnızlıkla baş başa bırakmış. Sadece Neriman değil, ölümün anlamını bilen yetişkinler de bir anlam verememişler bu zamansız ayrılığa. Neriman o elim günden sonra her geçen gün biraz daha deliren babasıyla birlikte yaşamaya başlamış. Söylenene göre babası, bazı günler Neriman’ı okula göndermeyip ona ‘ev işleri’ yaptırırmış…

Bazıları hikayenin bu kısmını biraz daha farklı anlatır…

Neriman’ın okula gitmediği bir gün, komşular babasının marangozhanesinden gelen bazı tuhaf sesler duymuşlar. Kulübedeki küçük yarıktan içeriye bakmışlar ve içerdeki o manzarayı gördükten sonra… Sonra hiçbir şey olmamış gibi evlerine dönüp radyo dinlemişler.

Babası Neriman’ın ağzını bağlayıp her seferinde daha fazla bağırsın diye… Her seferinde daha acımasızca, her seferinde insanlığını daha çok kaybederek ve her seferinde Neriman’ı onu terk eden karısının yerine koyarak…

Öyle işte…

Neriman, lise çağına geldiğinde kendisine musallat olan babasına daha fazla dayanamayıp Bilal Karaderi isimli aklıevvel terzi yamağıyla birlikte buralardan kaçıvermiş. Birlikte kasabanın hemen sınırındaki mağaraya yerleşip orada saklanmaya başlamışlar. İşte o gün, her şeyin çığırından çıkmaya başladığı gün olmuş. Karaderi çifti, nedendir bilinmez, kasabaya yolu düşen herkesi tek tek avlamaya karar vermiş. Yakaladıkları insanları öldürüp cesetlerini küçük parçalar haline getirdikten sonra pişirip yemişler. Bir zaman sonra, onları yakalayıp bağlamaya -tıpkı babasının Neriman’ı bağladığı gibi- ve canlı canlı yemeye başlamışlar. 40 yıl boyunca, yolu bu ıssız kasabaya düşen insanları hayvanlar gibi parçalayıp yemiş, yiyemedikleri etleri de tuzlayıp saklamışlar. Mağarayı adeta bir mezbahaya çevirmişler. Karaderi ailesi bu 40 yıllık süre içinde birçok çocuk sahibi olmuş ve sonunda 30 kişiden oluşan büyük bir yamyam ailesine dönüşmüş.

Bazen onlarla ilgili öyle canice şeyler anlatılır ve bu öyle içten bir şekilde dile getirilir ki bu anlatılanların gerçek mi yoksa kasabadakilerin bastırılmış fantezilerinin bir ürünü mü olduğunu anlayamazsınız. Kasabaya gelen hevesli genç muhabirlerden birinin yaptığı bir belgeselde, ailenin bir kadını yakalayıp günlerce tecavüz ettiğine ve her seferinde kadının bir uzvunu keserek bunu kadın ölünceye dek devam ettirdiğine dair bir hikayeden bahsedilir. Bu olayın gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğiz, tek bildiğimiz bize böyle anlatılmış olduğu… Bazen gerçekliği, anlatıcıya olan güvenimiz belirler.

* * *

Miray, son fırça darbesinin ardından eserini baştan aşağı süzdü. Tıpkı Bruegel tablolarındaki gibi en göz alıcı figürler, bir cümbüşün içerisinde kaybolup alelade figürlere dönüşmüşlerdi. Karaderi ailesinin hükümet tarafından gönderilen bir bölük asker tarafından yok edilmesinden yıllar sonra, Miray önce o günlerin lanetini taşıyan kasabaya, sonra da karşısında duran kasaba resmine bakıp dudaklarının kenarına düğün evi süsü verilmiş bir cinayet mahalli konduruverdi.

Saatin sinir bozucu alarmı her zamanki münasebetsizliğiyle çalıp Miray’ı resmin içinden çekip çıkarıverdi. Kurduğu tüm hayalleri sonradan çocuklarıyla paylaşacağı değerli oyuncaklar gibi bir köşeye kaldırdı Miray.  Saate baktı. Saat şimdi “bazı şeyler için hiç de erken değil”di. Üstünü giyip kahvaltıya inmesi gerekiyordu. Tabloya baktı, her şey o kadar gerçekti ki…




3

Miray, seksenlerden kalma sahte bir güven ortamı üzerine kurulmuş yemek masasından kalktı, hiçbir satırına inanmadığı lüzumsuz kitaplarla dolu çantasını sırtlayıp evlerinin kapısından tam yüz beş Miray adımı kadar uzakta bulunan yeşil boyalı, bahçeli eve doğru yürümeye başladı. Bahçeli evin kapısındaki demiri yukarı kaldırıp bahçe kapısını açtı. Her zaman olduğu gibi yine açık olan salon penceresinin önünde durup içeriye seslendi.

“Ozan, hadi geç kalıyoruz!”

Pencerenin önünde oturan iyi giyimli, orta yaşlı, uzun kıvırcık saçlı bir adam kafasını dışarı çıkarıp Miray’a gördüğünüz anda gerçek olduğuna yemin edebileceğiniz bir gülümsemeyle yanıt verdi. Miray, adama aynı şekilde eşlik ettikten sonra lafa girdi.

“Cevher Abi, Ozan’ı çağırabilir misin?”

Cevher, elindeki plağı gösterip biraz önceki gülümsemeyi henüz zaman aşımına uğramamışken tekrar kullanıverdi. Ardından oturduğu yerden kalktı, elindeki plağı pikaba yerleştirdi. Haydn’ın 94 No’lu Sürpriz Senfonisi çalmaya başladı. Tam yemekten sonra uyuklayan dinleyiciler için yazılmış davullu üçüncü kısım başlamıştı ki Ozan odasındaki yatakta bildiği her şeye küfrederek doğruldu. Her sabah olduğu gibi yine karşı duvarda kendisini gözleyen kuzgunla göz göze geldi. Şeytani bir gücün tesiri altına girmiş zavallı biri gibi sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Güzergahında bulunan gömleklerden birini üstüne geçirip salona yöneldi. Pantolonunu henüz giymişti ki koltuğunda oturmuş, çalan senfoniye elleri ile tıpkı bir orkestra şefi gibi eşlik eden abisini gördü. Başını sallayıp o sırada kendisini müziğe kaptırdığı için kardeşinin salona girişini göremeyen Cevher’i selamladı, açık olan pencereye doğru yürüdü, aşağıda kendisini bekleyen Miray’a yüzünde hiçbir sevgi sözcüğünün barınmasına mahal vermeyecek bir bakış attı, pencereyi kapattı. Belki birkaç tablo ve Miray’ın kalbi o anda yere düşüp tuzla buz oluverdiler.

* * *

İki dakika sonra, Cevher’i Viyanalı bir müzisyenle baş başa bırakıp okula doğru yürümeye başlamışlardı bile. Ozan, her zamanki gibi çevresi ile hiç ilgilenmeden kavaklı yolda öylece yürümeye devam ediyordu. Miray ise Ozan’dan başka bir şeyle ilgilenmenin zaman kaybı olacağına inandığından yine okul yolu boyunca gözlerini Ozan’dan ayırmadı.

Ozan’a baktığında kendini tüm bu olanların bir anlamı olduğuna ikna edebiliyordu. Gerçekten de, şu an belki size anlamsız gibi gelebilir ama hayatta bundan daha önemli bir şeyin olmadığı zamanlar olur. Hele ki kimsenin umurunda olmayan bir yerde, amaçsızca geçirilen yaz tatilleri gibi bir hayat yaşıyorsanız bir şeylere tutunmak istemeniz son derece normaldir. Buradaki insanlar bir uçurumun kıyısında oturmuş bacaklarını sallandırarak yaşıyorlar. Düşmemek için bir şeylere tutunmaya ihtiyaçları var… Gelecekle ilgili hiçbir umutları olmasa da, her şeyin büyük patlamadan itibaren sürekli kötüye gittiğini düşünseler de, her yerin karanlıklarla kaplı olduğu bir dünyada yıldızlardan teselli bulunamayacağına inansalar da… Herkes, bu büyük çaresizliği kelimelerle ifade etmese bile hayatının bir döneminde kalbinin en derinlerinde hissetmiştir...

Miray, okulun kapısına vardıklarında, Ozan’a son bir kez daha hayranlıkla baktı. Hiçli’de geçirilen tek bir güzel an bile ölümü sizden alacaklı kılmaya yeterlidir. Miray bunun farkındaydı ama işte, bilmek bazen hiçbir işe yaramıyordu. İnsan, “Bu yaşadıklarımın bir anlamı olsun istiyorum” dediğinde çıkıp da “Var zaten” diyen birisi olsun istiyor. Böyle bir arzunun önüne ölüm bile geçemez.


4

Kayıpların başlamasından bu yana tam 4 ay geçmişti. İnsanlar, kaybolanların akıbeti hakkında konuşmaktan çekiniyorlardı. Okulda, yakınları kaybolanlar da buna dahil olmak üzere, hiç kimse bu meçhule gitmiş insanların adını anmıyordu. Sanki isimleri söylendiğinde geçmiş zamanlara ait bir hikayenin sararmış sayfasına dönülecekti. O sayfa, o kadar korkunçtu ki kimse oraya geri dönmek istemiyordu… Bazen çok korkunç bir an yaşarsınız, geçtikten sonra dahi bundan sonra her şeyin çok daha kötü olacağı hissi sizi terk etmez. Hiçli’de bir gün, böyle anlardan meydana gelen bir 24 saattir.

* * *

Karaderi hikayesinde küçük bir havuzdan bahsedilir… Karaderi ailesi mağaradaki kraterlerden birini işkence havuzuna çevirmiş.  O kraterin içinde işkence edilen kurbanların bu işkenceden kurtulsalar bile kendi kanlarında boğulacakları söylenir…
Süvariler, daha büyük bir gazapla birlikte geleceklerse kim onların son anda gelip tüm hikayeyi toparlamalarını ister ki?
* * *

Kimse kaybolan insanlar hakkında konuşmak istemiyordu. Onları düşündükçe nefesleri kesilecekmiş gibi oluyor, yavaş yavaş boğuluyorlardı… Geçen ders birisi teneffüste, etrafı kolaçan edip söyleyeceklerini başka kimsenin duyamayacağından emin olduktan sonra, kaybolan insanlardan bahsetmişti. Birinin bağırsaklarının çıkarılıp anne ve babasının kaldığı eve kadar bir şerit halinde yere serildiğini duyduğunu anlatmıştı. Yine de bu, insanları huzursuz etmek için yeterli değildi. Ozan’ın tahtayı çıkıp edebiyat dersi için seçtiği konuyu anlattığı güne kadar, bu kasaba cinayetini son ana kadar inkar eden katil rolünü başarıyla oynayacaktı. Ozan, tahtayı çıktıktan sonraysa her şey gündüz ile gece kadar farklı olmaya başlayacaktı.

Ozan tahtaya çıktığında tayini buraya çıktığı günden bu yana her gece daha çok içen öğretmen, dersin bir an evvel bitmesini bekleyen bezgin bakışlarla sınıfı süzüverdi. Sınıfın erkekleri kendilerine birbirinden anlamsız zaman geçirme eylemleri bulmuş, onlarla ilgilenmekteydiler. Kızlar ise hiçbir zaman kendilerine yüz vermeyen ve bu yüzden günden güne daha çok arzuladıkları Ozan’ın ağzından çıkacak kelimelerin yolunu gözlüyorlardı.  Ozan, kelimelerin esaretine son verdi.

“Tom Sawyer… Ondan bahsedecektim… Uzun Amerikan nehirleri… Küçük yaramaz çocuklar… Daha birkaç şey daha vardı... Hepsini anlatacaktım… Sonra vazgeçtim, neden küçük oğlan çocuklarının hikayelerini bu kadar sevdiğinizi düşündüm. Cevap o kadar basitti ki! Onları evcilleştirmek hoşunuza gidiyor!”

Ozan bir süre duraksadı, öğretmene doğru döndü. Gülümsedikten sonra tekrar sınıf arkadaşlarının gözlerinin içine baktı.

“Neden tüm çocuklar ailelerinin yanında olmak zorunda ki? Dışarıdaki kavak ağaçları… Ne kadar da büyükler! Eğer içleri çürümüşse ağaçlar için yapabileceğiniz en faydalı şey onları kesmek! Buradaki bütün yetişkinlerin içi çürümüş, bizleri de zehirlemelerine göz yumarsak nasıl insanlara dönüşebileceğimizi görmüyor musunuz? Kalbiniz büyüdüğünüzde ölür, nefes almaktan vazgeçtiğinizde değil! Tom Sawyer olarak ölürseniz, o aptal kitapların sonu büyüklerin yazdığı gibi bitmeyecek. Tom Sawyer’lar ölüyor… Küçük Prens’ler ölüyor… Onları karınlarını deşiyorlar, yüzlerinden maskeler yapıyorlar, ölülerini mikrodalgada pişiriyorlar… Görmüyor musunuz? Nasıl görmezsiniz? Her şey bu kadar açıkken… Böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih etmeleri büyük bir yüce gönüllülük olurdu! İnanın bana, bizlere bundan daha büyük bir hediye veremezler! Fırsatınız varken gidin buradan. Gitmezseniz öleceksiniz, kalpleriniz ölecek!”

Ozan, donuk bir karenin içindeki tek hareketli karakter olarak sınıf arkadaşlarının arasından geçip yerine oturdu. Sonra zaman, kaybettiklerini telafi etmek ister gibi çok hızlı geçti. Son ders zili çaldığında, daha Ozan’ın son cümlesinin mürekkebi kurumamıştı.

* * *

Miray akşam eve gittiğinde, Ozan’ın söylediklerini düşündü. Miray, hiçbir zaman buralardan gitmeyi düşünmemişti. İnsanlar kaybolsa da, haklarında korkunç hikayeler anlatılsa da bu fikri aklına bile getirmemişti. Ona da hak vermek lazım, bazen bir düşünceyi taşımak sanıldığından çok daha zordur. Zihninizin bir köşesinde belirdiği andan itibaren gittikçe ağırlaşmaya başlar. Sonunda sizi tamamen ele geçirir. Kafanızın içindeki bir düşünceden asla kaçamazsınız. Miray tam da bu yüzden bunu aklının bir köşesinden bile geçirmiyordu. Ozan, buradaydı ve o burada olduğu sürece gitmesi için hiçbir sebep yoktu. Amerikan romanlarındaki sonsuzluk hissi veren nehirler, yer değiştirmeyi kutsayan ihtişamlı göç yolculukları, hepsi birden anlamlarını yitirmişti.
Miray, kalmaya karar vermişti. Sonsuza kadar burada kalacaktı…



5

Üç kısa bir uzun… Ta ta ta tammm! Cevher, Beethoven’ın 5. Senfonisi’ni açtı.  Kader, kapıları yumruklamaya başlamıştı; üç kısa bir uzun… Üç kısa bir uzun…  Miray,  öylece dışarıya seyreden Ozan’a baktı. Ders çalışmaya niyeti yokmuş gibi gözüküyordu. Defterini kapayıp Cevher’e döndü.

“Ozan’ın nesi var?”

Cevher gülümsedi.

“Buralardan gidecekmiş… Kader, bir kere kapıya dayandı mı bunun geri dönüşü olmaz.”
Miray’ın yüzünde güllerden bir çelenk vardı şimdi.

“Nasıl gidecek?”

“’Bu dönem bitince buradan taşınmamız lazım’ dedi. Bilmiyorum… Birkaç küçük işi varmış, onları da tamamlayınca gidecekmiş”

“İyi de sen gidemezsin ki?”

Yıllardan beri evden dışarıya adımını bile atmamış Cevher, o anda dışarıda yaşayabileceği tüm o farklı hayatları düşündü. Düşündüğü anda koşarak evine döndü, bir saniyeden daha kısa bir zaman içerisinde koltuğundaki yerini aldı. Miray’a baktı ve hüzünle gülümsedi.

“Beethoven çok büyük bir besteciydi… 9. Senfoni’yi tamamladığında tamamen sağırdı. İnsanlar ancak bir yıkımın eşiğindeyken en büyük numaralarını yapacak gücü kendilerinde bulabilirler. Başkalarının hiç ummadığı bir şey yaparlar, herkesi şaşırtan bir şey…”

Miray, Ozan’ı kaybetme fikrini düşündü… Ozan, pencereden dışarıya bakmaktan vazgeçmişti. İçeriyi göz ucuyla süzüverdi, Miray’a doğru döndü ve “Yarın akşam çalışalım mı?” dedi. Miray duyduklarından emin olmak için “Anlamadım” dedi, Ozan tekrarladı, “Yarın… Ders çalışalım mı?” 

Ozan, ilk kez ders çalışmak için Miray’ı eve davet etmişti. Bundan öncekilerin hepsinde ders çalışma fikri Miray’dan çıkmıştı. Miray, Ozan’ın yokluğu ile ilgili kurduğu kabusların üzerine toprak attı; hepsini gün yüzü görmemiş düşler mezarlığına, zihninin köhne bir köşesine kaldırdıktan sonra sordu:

“Kaçta geleyim?”



6

Saat, tam dokuz… Miray elinde ders kitapları, salonun penceresinin altında zaman öldürüyordu. Saatinin alarmı tam dokuzda çalmaya başladı. İlk kez güzel bir anı bozmak yerine güzel bir şeyi müjdelemek için çalıyordu.

Miray, ilk defa pencereyi kapalı görüyordu ama aklı Ozan’da olduğu için bunu hiç garipsemedi. Birkaç küçük Miray adımından sonra şimdi evin kapısına varmıştı. Kapının açık olduğunu gördü. Eliyle ittirdi. Kapı yavaşça aralandı…

İçeriye girdiğinde salonda kimseyi bulamadı. Oysa Cevher, her zaman salondaki pikabın yanındaki koltukta otururdu. Önce “Cevher Abi!” diye bağırdı, sonra da Ozan’ın adını haykırdı. Ses yoktu… Karanlıkta yolunu bulabilmek için telefonunun ışığını yaktı. Tam o sırada başka bir yerde bir yabancı ışık beliriverdi. Işığın peşinden Ozan’ın odasına doğru yürüdü. Odaya girdiğinde yerdeki kilimin kaldırılmış olduğunu fark etti. Kilimin olması gereken yerde şimdi bodruma açılan bir merdiven vardı.

Merdivenden aşağıya indi. Aşağısı eski eşyalarla doluydu. Duvar kağıdı gibi dört bir yanı sarıveren plaklar yüzünden bir çeşit müzik mezarlığında olduğunu düşündü. Tam o sırada gözünü alan bir parıltıyla irkildi. Parıltının peşinden ürkek adımlarla yürümeye başladı. Paslanmış bir kapının açılırken kopardığı feryat, bodrumdaki sessizliği yarıverdi. Hayal meyal bir yüz gördü, bir silüet; ama kim olduğunu seçemedi. Arkasından seslense de nafile, çoktan karanlıkta kendini kaybettirivermişti.
Korka korka kapıdan içeriye girdi. Demiryolu yapımına engel olmasın diye zamanında kapatıldığı söylenen eski tünellerden biriydi bu. Tünelin sonuna geldiğinde, tünelin bir mağaraya açıldığını fark etti. Durdu, saçlarını ürpertici bir sükunetle okşayan sesi fark etti.  Artık kaçmak için çok geçti… Arkasını döndüğünde kafasında cellat maskesi ile karanlıkta dikilen birinin şok edici varlığı ile yüzleşecekti. Gözlerini kapadı… Açtığında her yer aydınlanmıştı.

  

7

Cevher, her elini yukarı kaldırdığında kraterin içerisindeki taşlara zincirlenmiş insanlar acıyla inliyorlardı. Cevher, hayatının senfonisini yazmış bir bestekar gibi büyük bir gururla gülümsedi. Miray’a döndü… Miray gülümseyerek koronun en yeni üyesine, hayatının aşkına, hiçbir yere gitmeyecek, her zaman onun olacak olan Ozan’a baktı… Ozan, abisinin ricasını kıramayıp Miray’ı eve derse çalışmaya davet etmişti. Oysa kendisini böyle bir hikayenin içinde bulacağını bilseydi bunu aklının ucundan bile geçirmezdi.

Miray eğildi, aşağıya havuzun içindeki zavallı kasaba sakinlerine baktı. Onlar Cevher’in hayaliydi. Miray ise yalnızca Ozan’ı hayal etmişti; kocaman bir resmin içindeki diğer tüm o parçalardan daha değerli olan o tek parçayı. Aşağıda ölmek için yalvaran insanların sesi mağarada yankılanırken Miray tekrar gözlerini kapadı.

Düşün içindeki Ozan arkasını dönüp gitmeye karar verdi; ama sonra vazgeçti. Hiç beklemediği bir anda, sarıldı Miray’a. Artık ölmek istemediğini fark etti Miray, yaşama arzusu zincirlerinden kurtulmuş kızgın köpekler gibiydi şimdi. “Ah…” dedi, “ölmek ne kadar da aptal bir düşünce!”

Burası Hiçli… Burada yaşamanın ön koşulu ölmektir; yaşarken ölmek… İnsanlar tutunacak bir şey ararlar ve bu genelde sizin hayatlarınız olur. Birileri sırf yükseklik korkusu var diye, sanki hiç aşağıya düşmeyecekmiş gibi, tutunabildiği kadar çok dala tutunmaya çalışıyor. Bütün ağaçları yok ediyorlar… Bu, hep böyle oldu… Ben hepsini gördüm. Buradaydım… Ve her şey aşağı yukarı böyle olmuştu…

İnanmıyor musunuz? Tüm bu anlatılanlara, o eski hikayelere… Sahi, bunlar gerçek miydi? Her şey tam da böyle mi olmuştu? Doğrusunu söylemek gerekirse, bunu ben de bilmiyorum… Hem zaten kim gerçeği avuçları arasında tutabilir ki?



12 Ağustos 2014 Salı

Öp beni, bunlar nasılsa son günlerimiz


Saat, altı ile yedi arasında kararsız kalmıştı. Artık beni oyuncağına çeviren bu hafıza yine bana bir oyun oynamıyorsa, ateşler içinde kavrulduğumuz bir Perşembe sabahıydı. Savaşı gördükten sonra “kimse kurtarılamaz” dinine geçen babam, kendisi için angaryaya dönmüş o kalp ameliyatlarından birine daha girmek üzere hastanenin yolunu tutuvermişti… İnanın bana, babamın gerçekte nasıl bir insan olduğunu bilselerdi bırakın onu ameliyata çağırmayı, doktor olmasına bile izin vermezlerdi! Kalbi olmayan birinin kalple ilgili böyle mühim meselelerde söz sahibi olması hepimiz adına büyük bir talihsizlik…

Babamın yanında olduğundan daha vicdanlı görünen annemse, babamın evde olmadığı diğer tüm gecelerde olduğu gibi yine salondaki L koltuğun şeklini almış, içinde bizim olmadığımıza emin olduğum renkli rüyalar görmekle meşguldü… Uyumadığında da rüya görürdü annem. Zaten ne zaman gerçek hayata dair bir hikayenin parçası olsa, hemen uykusu geliverirdi. O zamanlar annemin beni sevmediğini, onun için bir hayal kırıklığı olduğumu düşünürdüm. Mutsuzluğunda sanki benim de bir payım varmış gibi kendimi suçlayıp dururdum; öyle değilmiş… O, aslında gerçek bir hayata sahip olmanın yarattığı fanilik hissini sevmiyormuş, konunun hiçbir zaman benimle bir alakası olmamış. Bunu birkaç yıl sonra annem, bütün bu olanlara dayanamadığını söyleyip Norveç’e gittiğinde ancak öğrenebilecektim.

O günden sonra onu bir daha görmedim... Yanlış hatırlamıyorsam karlı bir gündü, hastaydım, ateşim çıkmıştı. Belki de uyduruyorumdur ama kapıdan çıkmadan evvel dönüp bana baktığını ve gülümsediğini hatırlıyorum… Çok ateşim olduğu için net göremiyordum, sanki tüm olan biteni denizin dibinden seyrediyor gibiydim. Yine de kafamı kaldırıp yukarıya baktığımda suyun yüzeyinde dalgalanan bir siluetin bana bakıp gülümsediğine yemin edebilirim… Ama dediğim gibi, iyi değildim, belki de öyle olmamıştır…

Olur da karşılaşırız, ona “Neden?” diye sorarım, o da çocuğunu terk eden reality show annelerinin aksine gözyaşları içinde benden af dilemeyip sadece “Gitmem lazımdı…” der diye korktum, peşinden gitmeyi göze alamadım. Hayatım boyunca Norveç’in yakınından bile geçmedim… Annemi çocuğunu terk ettiği için pişman olan bir kadın olarak hatırlamak, işime geliyordu belki de. Bu sayede onun bir kader kurbanı olduğuna kendimi inandırabiliyordum. “Başka türlüsü mümkün olsaydı böyle davranmazdı” diyordum kendi kendime… Ne yapayım, bazı yalanlar ağza iyi oturuyorlar, duyduğun an inanıveriyorsun.

* * *

Odamdan çıktım, işini iyi yapan bir kiralık katil gibi ardımda hiç iz bırakmadan bahçeye doğru süzülüverdim. Bahçe kapısının kancasını kaldırdım, durdum, demirin sesine uyanan hiçbir canlı olmadığından emin olduktan sonra ürkek adımlarla geçide yürümeye başladım. Ateşkes zamanlarıydı, ne gökyüzü ne de toprak kırmızıya çalıyordu.  Geçitten tarafsız bölgeye geçtim. Tepelerin oraya gidip içlerinden en yükseğine tırmandım, gökyüzüne daha yakın olabilmek için. Bazı geceler, eğer insanlar birbirlerini öldürmeye ara vermişse, tepelere gidip gökyüzünü seyrederdim. Tepe dediğime bakmayın, NATO’nun yaptığı inşaatlardan biri yarım kalmıştı da kumlarını buraya taşımışlardı. Bu yüzden daha çok çöldeki kumulları andırıyordu. Tabii 9 yaşındayken böyle kavramsal tartışmalara girmiyorsunuz; tepeydi işte, bildiğimiz tepe.

Sanki yeterince yükseğe çıkabilirseniz yeryüzündeki tüm acılar ilelebet sizden uzak olacakmış gibi hissediyordunuz. Savaştan, gelecek kaygısından, sevgisizlikten, yıkıntıların ortasında daha da belirginleşen yalnızlığımızdan, hiçlik duygusundan, ne okulun son zilinin ne de Pazar kahvaltılarının artık bir anlama gelmediği gerçeğinden, büyüdükçe kalbi ölen insanlardan uzakta bir yaşantı… Birkaç saatliğine de olsa, anne babama ve dünyadaki diğer tüm o insanlara çaktırmadan, kendi krallığımın topraklarında, sadece beni bir süre daha hayatta tutmaya yarayacak avuntuların peşinde koşmak… Hepsi şimdi o kadar uzak ki olur da birkaç gün düşünmeyecek olsam, bir daha o günleri hiç hatırlayamayacakmışım gibi geliyor…
Ateşkesin son günüydü. Nereden duyduğumu hatırlayamadığım bir şarkı, kafamın içinde yankılanıp duruyordu.

“Öp beni… Bunlar nasılsa son günlerimiz…”

Tepenin üzerinde oturmuş, gökyüzündeki yıldızlara bakıyordu. Yukarıya tırmanıp yanına oturdum. Her şey sona ermek üzereyken korkularınız da umutlarınızla birlikte sizi terk ediyor, beni gördüğünde hiç korkmamasına buna bağlıyorum… İki yabancı olarak yan yana oturup dünyanın sonunun gelmesini beklemeye başladık… Artık okula gitmediğini söyledi. Artık piyano çalmadığımı söyledim. Artık babasını özlemediğini söyledi. Artık çizgi film seyretmediğimi söyledim… Sustuk, artık hiçbir şeyin bir önemi kalmadığını bilerek.

Bir gökyüzündeki yıldızlara, bir de yüzündeki gülümsemeye baktım. İnanın bana, siz de hangisinin daha parlak olduğunu kestiremezdiniz! Eğer sabah erken kalkıp, hiçbir şey olmamış gibi bizimkilerle kahvaltıya oturmam gerekmeseydi tüm ömrümü orada geçirebilirdim. Gitmek istemiyordum. Sürekli olarak bir şeylerin peşinde koşup birilerine laf anlatmaya çalışarak geçiyordu ömür. Düşüncesi bile uykumu getiriyordu, sonsuza kadar uyuyasım geliyordu. Hem ben gidersem… O tek başına ne yapacaktı? Birkaç saat sonra sevdiği her şeyi kaybedeceği bir günü karşılayacak olan o kız için ne yapabileceğimi düşündüm… Keşke onun için bir şeyler yapabilseydim. İleride kendini derin bir yalnızlığın ortasında bulup, hayal meyal hatırladığı o geçmiş zaman insanlarına sarılmak zorunda kaldığında “Evet, o küçük çocuk seni hala hatırlıyor” diyebilseydim mesela. Keşke şimdi benim de zor bir hayatım olduğunu, insanların bir şekilde hayatta kaldığını, geçmişe saplanarak yaşanamayacağını kendisine söylemenin bir yolunu bulabilseydim. Tabii birilerini kaybettikten sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını bilen biri olarak böyle şeyler söylemem büyük sahtekarlık, biliyorum; ama elimden başka türlüsü gelmiyor. Keşke gelseydi…

* * *

Akşam dışarı çıkmanın bir heyecanı kalmadığında biter çocukluk; dışarıda keşfetmeye değer bir şey kalmışsa bile senin onu keşfetmeye halin olmadığında… Şimdi ikimiz de çocuk değiliz. Yaşıyorsa onun da benim gibi türlü mutsuzluklarla boğuştuğunu ve bunu üzerimize bir karabasan gibi çöken o çocukluk günlerimize bağladığını düşünüyorum. Belki de kendimi yalnız hissetmemek için onun da benimkine benzer bir hikayesi olduğuna inanmak istiyorumdur, bilmiyorum… Yine de bazen, ne söylersek söyleyelim birbirimizi asla anlayamayacağımızı söyleyen o Praglı yazar gibi, kimsenin aslında ne demek istediğimi anlamadığını düşünüyorum. Aptalca ama o anlarda beni bir tek o anlayabilecekmiş gibi geliyor.

30 yıl sonra aynı tepede buluşsak… Gözlerinin içine baksam… Bombalar üzerimize yağarken, çölün üzeri turuncu bir renkle kaplanmışken, ikimiz de yaşamak için fazla kaybetmiş hissediyorken “Öp beni… Bunlar nasılsa son günlerimiz…” diyebilsem. Ama yapamam, biliyorum. Uzun uzun konuşur, sonunda da hikayedeki rolümü layığıyla oynadığıma kendimi inandırır, bunun tesellisiyle öylece çekip giderim… Bilmiyorum, o kadar çok konuştuktan sonra “Bir cümle eksik söyledin…” denmesini bekliyorum belki de. Dönüp de “Seni Seviyorum” diyebilmek için… Ya da “Beni ‘merhaba’ kısmında kazanmıştın, bu kadar uzun bir konuşmaya gerek yoktu” denmesini…

Artık her şey için çok geç olmasaydı bunların hiçbirini yazamazdım. Yakında hiçbir şeyin bir önemi kalmayacak zaten. Teknoloji Bakanlığı yarın “Sonsuzluk Projesi”ni devreye sokuyor. Bedenlerimiz, çürümüş birer kabuk gibi bir köşeye atılacak. Zihinlerimiz, ATV isimli aletlerle konak makinelere aktarılacak. Bizi biz yapan hiçbir şeyi kaybetmeyeceğimizi söylüyorlar... Bu, koca bir yalan! Zamanla hepsi silinip yok olacak, biliyorum. Bu yüzden hatıralara tutunmaya çalışıyorum ne kadar acı verici olduklarını bile bile… Senin yüzün aklıma geliyor, hala bir şeyler hissedebiliyorken birine teşekkür etmeyi çok isterdim. Hayatta hiç kimseye teşekkür etmedim… Kimseden özür dilemedim. Şimdi özür dilemek istiyorum… Bombalar için… Yaşayamadığınız çocukluğunuz için… En çok da seni bulup teşekkür etmek istiyorum; her şeye rağmen devam etmem konusunda bana cesaret veren o gözler için… Umarım seni seven insanlarla birlikte mutlu bir hayat yaşıyorsundur… Öyle değilse de mutlu olmaya bak, bunlar nasılsa son günlerimiz.