12 Ağustos 2014 Salı

Öp beni, bunlar nasılsa son günlerimiz


Saat, altı ile yedi arasında kararsız kalmıştı. Artık beni oyuncağına çeviren bu hafıza yine bana bir oyun oynamıyorsa, ateşler içinde kavrulduğumuz bir Perşembe sabahıydı. Savaşı gördükten sonra “kimse kurtarılamaz” dinine geçen babam, kendisi için angaryaya dönmüş o kalp ameliyatlarından birine daha girmek üzere hastanenin yolunu tutuvermişti… İnanın bana, babamın gerçekte nasıl bir insan olduğunu bilselerdi bırakın onu ameliyata çağırmayı, doktor olmasına bile izin vermezlerdi! Kalbi olmayan birinin kalple ilgili böyle mühim meselelerde söz sahibi olması hepimiz adına büyük bir talihsizlik…

Babamın yanında olduğundan daha vicdanlı görünen annemse, babamın evde olmadığı diğer tüm gecelerde olduğu gibi yine salondaki L koltuğun şeklini almış, içinde bizim olmadığımıza emin olduğum renkli rüyalar görmekle meşguldü… Uyumadığında da rüya görürdü annem. Zaten ne zaman gerçek hayata dair bir hikayenin parçası olsa, hemen uykusu geliverirdi. O zamanlar annemin beni sevmediğini, onun için bir hayal kırıklığı olduğumu düşünürdüm. Mutsuzluğunda sanki benim de bir payım varmış gibi kendimi suçlayıp dururdum; öyle değilmiş… O, aslında gerçek bir hayata sahip olmanın yarattığı fanilik hissini sevmiyormuş, konunun hiçbir zaman benimle bir alakası olmamış. Bunu birkaç yıl sonra annem, bütün bu olanlara dayanamadığını söyleyip Norveç’e gittiğinde ancak öğrenebilecektim.

O günden sonra onu bir daha görmedim... Yanlış hatırlamıyorsam karlı bir gündü, hastaydım, ateşim çıkmıştı. Belki de uyduruyorumdur ama kapıdan çıkmadan evvel dönüp bana baktığını ve gülümsediğini hatırlıyorum… Çok ateşim olduğu için net göremiyordum, sanki tüm olan biteni denizin dibinden seyrediyor gibiydim. Yine de kafamı kaldırıp yukarıya baktığımda suyun yüzeyinde dalgalanan bir siluetin bana bakıp gülümsediğine yemin edebilirim… Ama dediğim gibi, iyi değildim, belki de öyle olmamıştır…

Olur da karşılaşırız, ona “Neden?” diye sorarım, o da çocuğunu terk eden reality show annelerinin aksine gözyaşları içinde benden af dilemeyip sadece “Gitmem lazımdı…” der diye korktum, peşinden gitmeyi göze alamadım. Hayatım boyunca Norveç’in yakınından bile geçmedim… Annemi çocuğunu terk ettiği için pişman olan bir kadın olarak hatırlamak, işime geliyordu belki de. Bu sayede onun bir kader kurbanı olduğuna kendimi inandırabiliyordum. “Başka türlüsü mümkün olsaydı böyle davranmazdı” diyordum kendi kendime… Ne yapayım, bazı yalanlar ağza iyi oturuyorlar, duyduğun an inanıveriyorsun.

* * *

Odamdan çıktım, işini iyi yapan bir kiralık katil gibi ardımda hiç iz bırakmadan bahçeye doğru süzülüverdim. Bahçe kapısının kancasını kaldırdım, durdum, demirin sesine uyanan hiçbir canlı olmadığından emin olduktan sonra ürkek adımlarla geçide yürümeye başladım. Ateşkes zamanlarıydı, ne gökyüzü ne de toprak kırmızıya çalıyordu.  Geçitten tarafsız bölgeye geçtim. Tepelerin oraya gidip içlerinden en yükseğine tırmandım, gökyüzüne daha yakın olabilmek için. Bazı geceler, eğer insanlar birbirlerini öldürmeye ara vermişse, tepelere gidip gökyüzünü seyrederdim. Tepe dediğime bakmayın, NATO’nun yaptığı inşaatlardan biri yarım kalmıştı da kumlarını buraya taşımışlardı. Bu yüzden daha çok çöldeki kumulları andırıyordu. Tabii 9 yaşındayken böyle kavramsal tartışmalara girmiyorsunuz; tepeydi işte, bildiğimiz tepe.

Sanki yeterince yükseğe çıkabilirseniz yeryüzündeki tüm acılar ilelebet sizden uzak olacakmış gibi hissediyordunuz. Savaştan, gelecek kaygısından, sevgisizlikten, yıkıntıların ortasında daha da belirginleşen yalnızlığımızdan, hiçlik duygusundan, ne okulun son zilinin ne de Pazar kahvaltılarının artık bir anlama gelmediği gerçeğinden, büyüdükçe kalbi ölen insanlardan uzakta bir yaşantı… Birkaç saatliğine de olsa, anne babama ve dünyadaki diğer tüm o insanlara çaktırmadan, kendi krallığımın topraklarında, sadece beni bir süre daha hayatta tutmaya yarayacak avuntuların peşinde koşmak… Hepsi şimdi o kadar uzak ki olur da birkaç gün düşünmeyecek olsam, bir daha o günleri hiç hatırlayamayacakmışım gibi geliyor…
Ateşkesin son günüydü. Nereden duyduğumu hatırlayamadığım bir şarkı, kafamın içinde yankılanıp duruyordu.

“Öp beni… Bunlar nasılsa son günlerimiz…”

Tepenin üzerinde oturmuş, gökyüzündeki yıldızlara bakıyordu. Yukarıya tırmanıp yanına oturdum. Her şey sona ermek üzereyken korkularınız da umutlarınızla birlikte sizi terk ediyor, beni gördüğünde hiç korkmamasına buna bağlıyorum… İki yabancı olarak yan yana oturup dünyanın sonunun gelmesini beklemeye başladık… Artık okula gitmediğini söyledi. Artık piyano çalmadığımı söyledim. Artık babasını özlemediğini söyledi. Artık çizgi film seyretmediğimi söyledim… Sustuk, artık hiçbir şeyin bir önemi kalmadığını bilerek.

Bir gökyüzündeki yıldızlara, bir de yüzündeki gülümsemeye baktım. İnanın bana, siz de hangisinin daha parlak olduğunu kestiremezdiniz! Eğer sabah erken kalkıp, hiçbir şey olmamış gibi bizimkilerle kahvaltıya oturmam gerekmeseydi tüm ömrümü orada geçirebilirdim. Gitmek istemiyordum. Sürekli olarak bir şeylerin peşinde koşup birilerine laf anlatmaya çalışarak geçiyordu ömür. Düşüncesi bile uykumu getiriyordu, sonsuza kadar uyuyasım geliyordu. Hem ben gidersem… O tek başına ne yapacaktı? Birkaç saat sonra sevdiği her şeyi kaybedeceği bir günü karşılayacak olan o kız için ne yapabileceğimi düşündüm… Keşke onun için bir şeyler yapabilseydim. İleride kendini derin bir yalnızlığın ortasında bulup, hayal meyal hatırladığı o geçmiş zaman insanlarına sarılmak zorunda kaldığında “Evet, o küçük çocuk seni hala hatırlıyor” diyebilseydim mesela. Keşke şimdi benim de zor bir hayatım olduğunu, insanların bir şekilde hayatta kaldığını, geçmişe saplanarak yaşanamayacağını kendisine söylemenin bir yolunu bulabilseydim. Tabii birilerini kaybettikten sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını bilen biri olarak böyle şeyler söylemem büyük sahtekarlık, biliyorum; ama elimden başka türlüsü gelmiyor. Keşke gelseydi…

* * *

Akşam dışarı çıkmanın bir heyecanı kalmadığında biter çocukluk; dışarıda keşfetmeye değer bir şey kalmışsa bile senin onu keşfetmeye halin olmadığında… Şimdi ikimiz de çocuk değiliz. Yaşıyorsa onun da benim gibi türlü mutsuzluklarla boğuştuğunu ve bunu üzerimize bir karabasan gibi çöken o çocukluk günlerimize bağladığını düşünüyorum. Belki de kendimi yalnız hissetmemek için onun da benimkine benzer bir hikayesi olduğuna inanmak istiyorumdur, bilmiyorum… Yine de bazen, ne söylersek söyleyelim birbirimizi asla anlayamayacağımızı söyleyen o Praglı yazar gibi, kimsenin aslında ne demek istediğimi anlamadığını düşünüyorum. Aptalca ama o anlarda beni bir tek o anlayabilecekmiş gibi geliyor.

30 yıl sonra aynı tepede buluşsak… Gözlerinin içine baksam… Bombalar üzerimize yağarken, çölün üzeri turuncu bir renkle kaplanmışken, ikimiz de yaşamak için fazla kaybetmiş hissediyorken “Öp beni… Bunlar nasılsa son günlerimiz…” diyebilsem. Ama yapamam, biliyorum. Uzun uzun konuşur, sonunda da hikayedeki rolümü layığıyla oynadığıma kendimi inandırır, bunun tesellisiyle öylece çekip giderim… Bilmiyorum, o kadar çok konuştuktan sonra “Bir cümle eksik söyledin…” denmesini bekliyorum belki de. Dönüp de “Seni Seviyorum” diyebilmek için… Ya da “Beni ‘merhaba’ kısmında kazanmıştın, bu kadar uzun bir konuşmaya gerek yoktu” denmesini…

Artık her şey için çok geç olmasaydı bunların hiçbirini yazamazdım. Yakında hiçbir şeyin bir önemi kalmayacak zaten. Teknoloji Bakanlığı yarın “Sonsuzluk Projesi”ni devreye sokuyor. Bedenlerimiz, çürümüş birer kabuk gibi bir köşeye atılacak. Zihinlerimiz, ATV isimli aletlerle konak makinelere aktarılacak. Bizi biz yapan hiçbir şeyi kaybetmeyeceğimizi söylüyorlar... Bu, koca bir yalan! Zamanla hepsi silinip yok olacak, biliyorum. Bu yüzden hatıralara tutunmaya çalışıyorum ne kadar acı verici olduklarını bile bile… Senin yüzün aklıma geliyor, hala bir şeyler hissedebiliyorken birine teşekkür etmeyi çok isterdim. Hayatta hiç kimseye teşekkür etmedim… Kimseden özür dilemedim. Şimdi özür dilemek istiyorum… Bombalar için… Yaşayamadığınız çocukluğunuz için… En çok da seni bulup teşekkür etmek istiyorum; her şeye rağmen devam etmem konusunda bana cesaret veren o gözler için… Umarım seni seven insanlarla birlikte mutlu bir hayat yaşıyorsundur… Öyle değilse de mutlu olmaya bak, bunlar nasılsa son günlerimiz.