21 Eylül 2011 Çarşamba

Davetsiz Misafir

Zaman akmıyor sanki tüm saatler durmuş bugün…

Bozulan duvar saatimin içimde yuva kuran bu “zamanda asılı kalmışlık” hissine katkısı yadsınamaz. Aksilik bu ki evdeki tek saat de bozuldu. Böylece hem içimde hem de dışımda zaman sıkışıp kaldı şimdi. Etrafım sessizlikle sarıldı, tüm çıkışlarım tutuldu, gözlerimi her açtığımda yine aynı “sanırım ben yanlış bir zamanda geldim, kusura bakmayın” sahnesine uyanıp duruyorum.

Bazen dünyadaki her şeyin durmasını ve bir süreliğine hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şeyin peşinde koşmadan öylece oturmayı diliyorum. Ancak soğuk savaş dönemi Amerikan bilim kurgu sineması filmlerinin dandik yeniden çevrimlerinde yaşanacak bir durumun özlemini çekiyorum. Lüzumsuz yere nostalji yaşıyorum. Yalnız benim için nostalji spesifik olarak güzel bir geçmiş zaman gününe duyulan özlem değil; nostalji, benim içinde bulunmadığım tüm zamanlara karşı bir saygı duruşu. Geçmiş de zaten sadece şu an içinde yaşadığım zaman olmadığı için bir değer arz etmekte.

O anda, yani her şey durduğunda aklıma bizim çocuklarla mahalledeki dondurma arabasını kaçırdığım çocukluk günlerim mi gelir acaba? Annelerimizin temiz çamaşır ve şekerleme getirdiği efkâr koğuşlarında çürüyebilirdik, tabii son anda arabayı direğe vurdurmayıp merdivenlerin dibindeki kalabalığa affı mümkün olmayan bu eşek şakasını yapmış olsaydık.

Yoksa baloda havuza düşmem mi aklıma gelecek? Orada bulunan herkesin günün birinde söz bir şekilde mezuniyet balolarına geldiğinde karşılarındakini yüreklendirmek adına anlatacağı bir hikâyenin şapşal kahramanı olduğum gerçeği ile yaşayan bir insanım ben… Ve yine ben, daimi bir elem içerisindeyim, bilmem söylememe gerek var mı?

Zaman ve mekân bir gün kimselere söylemeden usulca çöküverdiler, altında ben ve söyleyemediklerim kaldık. Bu yüzden hiçbir zaman doğru an ve doğru mekân olmadı; doğru sözler ve doğru yazılmış hikâyeler de… Bu yüzden bir gün dönüp de kendi hikâyeme baktığımda, özellikle de yaşamaya istidadı olmayan biri olarak, sükûtu hayale uğramayacağım bilakis hüsranıma rağmen teselli bulabileceğim fenalıklar olduğu için, bunun zavallıca bir şey olduğunu bilmeme rağmen, sevineceğim. Başarısızlığımı paylaşabileceğim bir şeyler bulmak yüreğimi ferahlatacak, yüreğim seyreltilmiş azap ile dolacak. En kötüsünden, başarısızlığı tek başına omuzlamaktan kurtulacağım.

Gerçek şu ki eğer yapacak bir işim, seveceğim bir isim olsaydı şu an yer çekimsiz ortamda yaşıyormuş gibi hissetmezdim. Oysa şimdi kütlem yerin çekirdeği tarafından saygınlığım oranında bir çekime maruz kalıyormuş gibi geliyor bana. Üzerimden bir yük kalkmış ama bir yerde bir işgüzarlık yapılmış; nakliye firmasının çalışanları bol bahşiş adına her şeyi taşımışlar, neyim var neyim yoksa götürmüşler. Oysa benim duygularım kolinin içinde değildi; onları götürmeniz hiç hoş olmadı…

Hâsılı, şu an bomboş bir adamım ve kendime olan saygımla vedalaşalı epey zaman oldu. Zaten bu yüzden bu kadar kolay anlatabiliyorum bunları…

Benim... Tutunacak hiçbir şeyim kalmadı umut etmekten başka… İnsanoğlu eğer güvenecek başka hiçbir şeyi yoksa kendine delicesine güvenir. Bir anda kendini eşsiz bir noktada görür. Zamanla o noktanın kumsaldaki kum taneleri kadar küçük ve değersiz olduğu gerçeği ile yüzleşir. Bunu defalarca kez tecrübe etmiş biri olarak hala başıma büyülü, tıpkı filmlerdeki gibi bir şey geleceğini ümit etmem son derece trajikomik bir durum bana kalırsa.

Günlüğün kapağını ultra lüks arabasının anahtarını valeye veren bir palyoş umursamazlığı ile kapattım. Kendi yazdıklarıma ihanet eden bu tavrımdan dolayı kendimden tiksiniyordum. Bir yandan da kendime fazla yüklenmemem gerektiğini, her şeyin benim kısmetsizliğim olduğunu düşünmeye çalışıyor, kendi yalanlarımda teselli arıyordum…

Kendi bahtsızlığıma yanarak geçirdiğim zamanlar kapının çalması ile sekteye uğradılar. Kapıyı açtığımda dünya dışı yaşam formlarına inanan biri olarak gördüklerim karşısında gözyaşlarıma hâkim olmam son derece zor oldu. Esasında bu dünya cehennemine yakışmayan bir melek olduğunu da düşünmedim değil karşımdakinin. Daha sonra yavaştan kendimi toparladığımda sanki son nefesimi verircesine "buyurun..." diyebildim. Gezegenimizin belki de çikolatadan sonra çıkarttığı en büyük değer karşımda duruyordu ve gülümsemesi gökyüzünü bir dantel gibi örten yıldızlardan bile güzeldi. Hem de sadece gülümsemekle yetinmiyor ayrıca birtakım anlamlı sesler de çıkartabiliyordu. Aman Allah'ım, aklıma mukayyet olmakta güçlük çekiyordum!

Sadece gülümseyerek yaydığı enerji ile kutup ayılarını yersiz yurtsuz bırakacak o sıcak esintiyi yaratabilirdi ama o bununla yetinmeyip konuşuyordu da. Bana doğru yaklaştı ve bin ceylan zarifliği ile "arkadaşıma gelmiştim, evde yok sanırım. Sizde bekleyebilir miyim?" dedi. O an arkadaşının "pasifik üzerinde seyir eden uçağının düşmesiyle kendisini içinde çözümsüz bir gizem ve dandik bir final barındıran ıssız bir adada bulmasını" diledim... Ya da köprü trafiğine takılmasını...

Bilinçaltımın baş aktristi ile karşılaşmışçasına heyecanlıydım. Yeni bir yüz olsa da sanki kendisini daha önce defalarca kez bilinçaltı film gösterimlerinde görmüştüm. Şaşkınlığımı savuşturup belki de yıllardır beklediğim, tıpkı Darth Vader'in yavrusuna "ben senin babanım, annenle ilişkim vardı benim, anlarsın ya" derkenki dramatik etkisini yakalayabilirdim şimdi. Kendimi biraz geriye atıp "evet" dedim. Şahane kotarılmış bir tirattı benimkisi!

Kız içeriye girdi ve televizyonun karşısındaki kanepeye oturdu. O arada da ben kendimi, hafızamı yokladım. Hap mı almaya başlamıştım, yoksa dokuz yaşımda kulağıma çalınan ve bütün hayatımı mahveden "onların hepsi kurguydu bebeğim" ile yine yüzleşmek zorunda mı kalacaktım. Bazen insan yaşadığı anın gerçekliğinden şüpheye düşer ya, o kareye fotoşopla eklenmiş bir şeyler varmış gibi bir his kaplar içini... İşte öyle bir duygu hâsıl olmuştu bende.

İlk başlarda yoldan geliyor, yorgundur diye üzerine gitmedim ama arada beni süzmesi bardağı taşıran son damla oldu. Gönlüm bir çağlayan gibi aktı oturma odamın ortasına. Yıllardır özenle sakladığım, naftalinlenmiş çeyiz eşyasına dönen özgüvenim sonunda bana yardımcı olacaktı. Gözlerinin içine baktım, nihayet gerçek bir konuşma başlangıcı yapıyordum:

“merhaba ben burada oturuyorum, tekrar hoş geldin.”

"sonra çılgınlar gibi öpüştük" diye devam eden bir hikâyenin kahramanı olmanın eşiğindeydim. Buradan sonrası çok ince bir çizgiydi: ya kırklara karışacaktım, sevdiğine kavuşamadı da aklını yitirdi diyeceklerdi ardımdan ya da kızın yanında beni görecekler ve "kesin parası vardır, bir şuna bak bir de herife" hasetliğini yapacaklardı. İkinci durum beni ihya ederdi...

Belki sırası değil ama hiçbir zaman bir çim biçme makinemiz olmadı. Onun özlemi ile yanıp tutuştum. Honda motor bir makine ile çimleri biçtiğim günleri, bahçemin çitlerini boyadığım zamanları hayal ettim. Hep sosyoekonomik statü açısından şanslı doğmuş insanlardan olduğuma insanları inandırmayı düşledim. İşte ondan sonraki en büyük hayalim mutlu bir birliktelik yaşamaktı ve buna ilk defa bu kadar yaklaştığımı hissediyordum.

"seni çok seviyorum. İyi günde, kötü günde her türlü kabulümsün" dememe az kalmıştı ama ondan önce "aç mısın?" diye sordum. Her sempatik kız gibi çok aç olduğunu neredeyse bir fili canlı canlı, parçalara ayırarak yiyebileceğini söyledi... Canlı canlı, parçalara ayırarak yemek? Bilmiyorum, bana o an çok sempatik gelmişti.

Tam sessizliği bölecek, aynı zamanda da bana yüksek sevda puanı kazandıracak şeyi planlıyorken, o ana kadar hayalini bile kurmadığım bir şey yaşandı. Oracıkta kalbim durabilirdi. İnsanlık tarihinin en büyük korkularını aynı kareye indirgeyebilseydiniz beni anlardınız. Bu ruhumu parçalayacak kadar korkunç bir andı. Nabzım Rio Karnavalı kadar coşkundu, bir an için damarlarımın parçalanıp tüm odanın koyu kırmızıya boyanacağını düşündüm.

Hiç ses çıkarmadan bekliyordum. Azrail'in iş bitiriciliği ile ilgili duyduğum methiyelerin haklı çıkması için dua ediyordum. Her şey olabildiğince çabuk gerçekleşsin, bu dünyadaki mevcudiyetim bir an evvel son bulsun istiyordum.

Kız elbiseleri parçalanmış, gözünün feri sönmüş yeni versiyonu ile karşımdaydı. Şu an kapı kırılsa ve içeri federaller girse beni bir tecavüz olayının baş sorumlusu olarak görürlerdi. Çıkışın mümkün olmadığı, bir gruba dahil olmadığında bir zencinin kadını olduğun o hapishanelere düşerdim. Neyse ki bunu dert edecek değildim zira karşımda tarihin gördüğü en görkemli, en iş bitirici katil duruyordu.

Gülümsedi... Büyüleyici bir gülümsemesi vardı. Dar sokaklı Avrupa kasabalarında köşebaşında akordeon çalan kıvırcık saçlı sokak çalgıları kadar sempatikti hala ...yaklaştı..yaklaştı...nefesini hissedebiliyordum şimdi. Bir anda korkunç bir ifade yerleşti yüzüne. Ellerini boynuma doladı ve beni kendine doğru çekti. Karşı koyamıyordum ki bu gibi durumlarda karşı koymamayı hayat bana öğretmişti. Yine de böyle olacağını hiç tahmin etmezdim.

Yatağın üzerine düştük beraber. Bana sımsıkı sarıldı... Sonrasını hayal meyal hatırlayabiliyorum. IKEA'nın çiftler asla vuslata ermesin diye ürettiği demonte yatağını bin bir zorlukla kurmuştum zamanında. Bu çapta bir muharebeye bile dayanabileceğini kim bilebilirdi? Yatakta bana her yaklaşmasında bir şeyler kaybettim; masumiyet falan değildi kaybettiğim önceden tahmin ettiğimin aksine. Etin bedenden ayrılma sesinin iç gıcıklayıcılığı, zamanla kütlenizden kaybetmeniz... Çarşaflar kırmızıya boyanmıştı, ilk defa çarşaf perde uyumunu yakalıyordu evim. Abajur, yerdeki halı hatta evin kapısı bile kanlar içinde kalmıştı. Bir bilgisayar programında bir objenin içini renklendirmek için kırmızı boya püskürttüğünüzü düşünün, ben bunu gerçeğe çeviriyordum, hem de kendi kanımla!

O kadar çok kan vardı ki üzerimde insan yiyen bir kız olmasaydı dahi bir süre sonra sırf bu kadar çok kan gördüğüm için bayılırdım... Yavaş yavaş görüntünün gitmeye başladığını anımsıyorum en son. Nefes nefese kalmış, şehvet dolu fotoğrafı gözümün önüne geliyor… "nasıldı?" diye soracak olursa verebileceğim tek cevap "paramparça hissediyorum" olurdu… Gözlerim kapanmadan önce bana bakıp gülümsediğini gördüğüme yemin edebilirim. Belki de her şey bitmeden önce bu dünyadan güzel bir kare çalmak istemiştim sadece.

* * *

Kapının çalması ile kanepeden düşmem eş zamanlı gerçekleşmişti. Bir anlık şoku atlattıktan sonra ilk iş olarak organlarımı yokladım, işe yaramaz bedenim yekpare idi ve bu beni delicesine sevindirmişti. Gülümseyerek, kapıyı açmak üzere doğruldum yerden. "tutsak güzel, yamyamlık, erotik korku..." bu ibareleri barındıran filmleri bandrolsüz ve ucuz olsalar bile almayacağıma dair vicdanımla bir anlaşma imzaladım o an.

Kapıyı açtım ve karşımda hayallerimdekinden daha güzel bir kız buldum. İç organlarımı odanın muhtelif köşelerine saçan, paramparça aşklardan bana bir örnek sunan vahşi güzel kadar güzeldi. Kâinatın son zamanlarda çok iyi iş çıkardığı, insan ırkının itibarını kurtarmaya çalıştığı fikrine kapıldım... Biraz ürkerek de olsa kıza "merhaba" dedim. Kız zamanı durduran bir gülümseme ile karşılık verdi. Bazen zaman durur ya onu gördüğünüzde, sonra da çok hızlı geçer mutlu anlar sırf o ilk görüşte evrenin kaybettiği zamanın acısını çıkarmak istercesine.

Gülümsedi ve tek bir şey söyledi:

“arkadaşımın kusuruna bakmayın...”

Sonunda beklenen olmuştu, dünya tüm silahlarını kuşanmış ve sistematik bir şekilde hareket ederek beni çıldırtma harekâtını başlatmıştı. Az önce yaşadıklarımın bir düş olduğunu uyanarak ispatlamıştım ben! Hem az önce yaşananlar gerçek olsaydı içerisi çilek reçeli kıvamında olurdu. Viktorya tarzı döşenmiş evlerle sıkıcılıkta yarışacak bir intizam olmazdı. Neler döndüğünü anlayabilmek için kızı kollarından tutup içeri çektim. Gözlerinin içine bakarak haykırdım, son cesaret kırıntılarımı da o anda tüketerek haykırdım:

“İnsan değilsin!”

Kız bir an için donakaldı. Mimiklerini ve jestlerini yitirdi. Tıpkı gece yarışına yakın yayınlanan Dolph Lundgren, Marc Dacascos gibi aktörlerin oynadıkları b filmlerdeki mimiksiz oyunculara döndü. Sonra birden -tekrar insan olan bir zombi gibi- yeniden yaşamaya başladı ve kapıdaki gülümsemenin aynısından bir tane daha yolladı. İşte o anda tam arkamda birisinin durduğunu fark ettim. Kendini tutamayıp gülmesi ile ele vermişti kendini. Kör olmasına rağmen herhangi bir yerinden vurduğu düşmanının bağırması sonucu "işte şimdi ağzının yerini de öğrendim" diyen bir Cüneyt Arkın gibi güçlü hissettim kendimi. Hemen arkamı döndüm, dönmemle geriye doğru çekilmem bir oldu.

O kızdı bu! Beni estetize edilmiş bir şiddetle yiyen o güzel kız!

"Sen... Sen nasıl... Nasıl bir oyun dönüyor lan burada?"

Kız benim saçmalamalarımdan fırsat buldukça bir şeyler söylemeye çalışıyor ben ise her seferinde kendisine "insan yiyen şeytani varlık" muamelesi yapıyordum ta ki "uyuyakaldınız ben de üzerinizi örttüm" diyene kadar. O an düğümün çözüldüğü, katilin belli olduğu roman sayfasındaydık. Kız, arkadaşını beklemek için gelmişti tıpkı fantazyamın girişinde olduğu gibi(ki orası gerçek olan kısım muhtemelen). Sonra da ben, Avrupa sineması ritminde günler yaşayan ben, içini dolduramadığım günlerin verdiği yorgunlukla uyuyakalmıştım. Tüm bu saçmalıkları uykumda yaşamıştım! Katharsisi yaşadığım an bu andı, inanılmaz rahatlamıştım.

O gün beraber korku filmlerinden konuştuk. Kurabiye yedik. Film bile seyrettik. Hiçbir zaman hayal ettiğim hayatın karşı daire kadar yakında olduğunu düşünememiştim. Hep asla ulaşılamayacak kadar uzakta, benim asla bulamayacağım bir yerde olduğunu düşünürdüm. Bu sanırım benim için bir dönüm noktasıydı.

Eve giderlerken karşı dairenin sahibi olan güzel kız, gizemi korumak için ismini vermeyeceğim, bana teşekkür etti ve yanağıma bir öpücük kondurdu. İnsanlara boş hayal satan Amerikan filmleri gibiydi ve üstüne üstlük gerçekti de!

Öpücük etkisi geçmeden, o keyifli halimle oturup televizyonun düğmesine basıverdim. Şehri istila eden zombilerden, seviştiklerini yiyen kadınların olduğu filmlere kadar uzanan geniş bir film arşivim olmasına rağmen televizyonda "lifestyle" programı izliyordum. Şehrin neresinde iyi Çin yemeği yenilebileceğini dinlerken, tekrardan çalışmaya başlayan saatimin tik takları bana yaşamın benim için akmaya devam ettiğini tekrar hatırlatıyordu.

* * *

O mutlu günlerde, Çin lokantası adresleri topladığım o günlerde hayatımın en güzel zamanlarını yaşadığımı düşünüyorum. Birkaç ay sonra beni televizyon için çekilen aksiyon filmlerinin mimiksiz başrol oyuncularından biri için terk edeceğini o zamandan bilmeme imkân yoktu tabii. Sizlerin de mutlu sonla biten Hollywood Hikâyeleri’nin ardından neler yaşandığını bilmeye hakkınız var diye düşündüm ve bunu şu an sizlerle paylaşmak istedim yoksa mutlu sonla biten hikâyeleri ben de en az sizler kadar seviyorum. Bu arada sanırım diğerini seçmeliydim, diğer kızı seçmemekle korku filmlerine ihanet ettim, ölesiye pişmanım.

Şu an Münir Nurettin ile beraber "beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın" diyoruz. Tutmaktan vazgeçtiğim, tutmayıp koyverdiğim günlüğümün sayfaları üzerinde sahne alan kavun, beyaz peynir ve rakıdan oluşan grup da bana back vokal yapıyor. Tam şu anda birisi elini omzuma atsa ve üzüntüden Tom Waits gibi çıkan sesi ile "nasılsın?" diye soracak olursa ona (aynı ses tonu ile) verebileceğim tek cevap şu olurdu:

-paramparça hissediyorum!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder