21 Eylül 2011 Çarşamba

Paramparça Hissedenler

“Bilgisayarı kapatıp açmayı denediniz mi?”

Diğer departmandan insanların işleri düşmedikçe uğramadığı, yerin yedi kat altında faaliyet gösteren IT departmanında çalışan bir yer altı işçisiyim. Günün tek aydınlık anını mesai bitimi yaşayan biri olarak İstiyorum ki devlet tüm imkânlarını seferber etsin, NASA ile ortaklaşa bir operasyon yürütüp beni bu dipsiz karanlık çukurdan kurtarsın. Yıpranma tazminatımı versin de bambudan yapılma bir tropikal iklim evine çıkayım. Cam açıldığında insan görülebilecek bir rakımda çalışmaya da tavım ya, neyse…

Günyüzü görmeyen bir ofiste çalışıyorum ve zamanında geleceğin en büyük dâhilerinden biri olarak gösterilen ben, şimdilerde o eski “yanında playboy kızları ile ekonomi dergisine poz veren genç milyoner” pozunu hayal dahi edemiyorum…

O zamanlar işlerin buraya varacağını hayal bile edemezdim…

Zuckerberg’in Facebook’u yeni kurduğu zamanlarda ben de Oxford’un kürek takımındaydım ve “Anglo sakson okullarında okuyan genç dahiler camiası”nda herkesin birbirini tanımasından mütevellit Zuckerberg ile iyi bir iletişim içerisindeydik. Tottenham maçlarını izlemeye gelen Zuckerberg ile maçlardan önce konuşma şansım olurdu. Oxford Street’te vitrinlere bakardık. Sanıldığı gibi Norveçli balıkçılar misali el kremi reklamına çıkmasını gerektirecek bir hayatı yoktu. Ne mikro işlemcilere ne de cansız mankenlere bakardı; sadece sevgilisine hangi elbisenin daha çok yakışacağını konuşurduk. Arada kendisine “Arsenal sikertir Mark, tek maçtan yatma” diye nasihatte bulunurdum ama Mark kararlıydı, her zaman kalbinin sesini dinleyip Tottenham Hotspur’a oynardı. Bu kararlılığı Tottenham’ı şampiyon yapmasa da onu milyarder yaptı… Benimse şansım o kadar yaver gitmedi; bir bodrum katında hepsi birbirinden sorunlu insanların dertlerine derman olmayı gerektiren bir işim var. İşini, patronunu sevmeyen adamlarla dolu bu şehir ama emin olun benimkisi okulu basıp herkesi otomatik silahla vuran ergen öfkesi boyutunda. Zaten grup terapilerindeki en acıklı hikâyeyi her zaman için ben anlatmışımdır. Terapiye gelen evsiz barksız adamların hikâyeleri benimkinin yanında “kendini iyi hisset filmi” gibi kalıyor.

Oxford’da okurken herkes bana imrenirdi. Komşu çocuklarına örnek olarak gösterilirdim, hatta annem altın günlerinde altın vermez beni altın puanı olarak kullanırdı. Oturduğum yerde dünyaya çarpacak göktaşını durduran Bruce Willis olarak görülüyordum. İnanın bana Hollywood benim kadar dünyayı kurtaramamıştır. Herkes benim hakkımda ayrı bir hikâye anlatıyordu. Mahallenin veletleri her gördükleri oyunu “bu oyunu bizim mahallede Oxfordlu bir abi var, o yapmış” diye tanıtır olmuştu. Nokia 5110’u benim çıkardığımı düşünenler olmuştu ki kendilerine teessüflerimi bildirdiğim bir mektup yazmıştım zamanında. Hatta uydu gönderme projelerinde bile çalıştığım iddia ediliyordu

.

Sonra bir gün bütün mit yıkılıverdi. Oda arkadaşım Chuck, Mark’ın beraber gittiğimiz ve dayak yiyip ağzı burnu yamulttuğumuz bir maç sonunda -bir nevi imece usulü bir estetik operasyonu mahiyetindeki bir kavgadan sonra- kaldırıma yapışıp öylece yattığımız Upton Park önünde “bu iğrenç dünyayı sen değiştireceksin. Senin buluşun bunu başaracak. Bu yüzyıl senin yüzyılın olacak” diye anlattığı şeyi benden çaldı. Bununla da yetinmedi kadın bölüm başkanımıza benim adıma “seksi fotoğraflarınız için tıklayınız” linki gönderdi. Ertesi gün okulla ilişkimi kestiler(Hala o fotoğrafları merak ederim).

* * *

Eve döneli 7 yıl oluyor. İlk beş yıl boyunca çok çalıştım. Devasa petrol konsorsiyumlarına proje danışmanlığı yaptım. İlaç şirketlerine yatırım danışmanlığı hizmetinde bulundum. Birkaç internet sitesi projem oldu. Tam işleri yoluna sokup Mark ile aynı golf kulübüne yazılacakken İnterpol’e takıldım, hatırı sayılır dostlarım ve tüm servetim karşılığında serbest kaldım ama tam anlamıyla dibe vurmuştum. Tutunacak hiçbir dalım yoktu. Sanat filminin melankolik karakterleri gibi sahile gidip Ukrayna bandıralı yük gemilerini izledim amaçsızca.

Bir keresinde Odessa’da bulundum, Ukrayna o kadar da hüzünlü bir yer gibi gelmemişti bana. Çok güzel kızları vardı, her mekân gece yarısından sonra bara dönüşüyordu ve istediğin kadar kumar oynayabiliyordun… Geçmiş peşimi bırakmıyor, adam gibi hüzünlenip kendi kabuğuma çekilmeme dahi izin vermiyordu.

Artık imrenilecek dahi çocuktan ziyade işsiz bir üniversite mezunu, insanların “ay yazık ayol” diyerek kendilerini tatmin ettiği “zavallı şey” olarak görülüyordum…

Bazen bardayken falan taburenin üzerine çıkıp “siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Zamanında Notting Hill’de Madonna’nın evinde kalmışlığım var lan benim!” diyorum. Yaşlı, su ürünleri kokan bir dayı yanıma gelip omzuma dokunuyor “üzülme evlat… Madonna sevgilinin adı mı?” diyor. Gözlerim yavru bir kedinin gözleri oluyor, tepeden tırnağa şefkate ve merhamete batıyorum, “dayı kimsem kalmadı dayı!” dedikten sonra ağlamaya başlıyorum. Benim içimde saykodelik The Doors çalıyor ama dış ses Müslüm Gürses… Ben de onlar gibi konuşmaya başlıyorum… Almanya’da Ren boyunca şarap içip dans ettiğim kızlar geliyor aklıma, sanki başka birinin anıları zihnime ekilmiş gibi hissediyorum. Başka şeyler düşünüyorum hemen. Daha çok rakıyla ve derbederlik göstergesi olarak uzatılmış sakallarla ilgileniyorum artık… Mekân gittikçe benim doğduğum yerlere benziyor… Tüm o şatafatlı hikâyelerin geçtiği anılar çöküyorlar… Karaciğerim ağrıyor… Bedenim ve zihnim anın gerçekliğine adapte olabilmek için çırpınıyorlar. Benim gerçekliğim oluyor kaybedilmişlik… Tüm o eski rock star hikâyelerinin kahramanları aynı anda ölüyorlar benim için… Son bir kadeh daha ama İbiza Pacha’da trance dinleyip kendinden geçilerek içilen bir kadeh gibi değil; benim bildiğim ve bilmediğim tüm unutamayan adamları sırf daha az acı çeksinler diye uyutan bir kadeh…

* * *

Zar zor uyandım. Üzerime eski günlerden kalma kaliteli, beni zengin gösterecek kadar kaliteli bir şeyler geçirip eski bir hesabı kapatmak için yola koyuldum.

Bundan tam 10 yıl önce arkadaşlarla aramızda sözleşmiştik. On yıl sonra, Selim’in ölümünden tam on yıl geçtikten sonra, köşedeki barda- eğer hala orada duruyor olursa- buluşacaktık. Hepimiz bu buluşmaya geleceğimize dair yemin ettik. Selim için de bir sandalye ayrılacaktı. Hepimiz onun huzuruna çıkıp hayatımızın nasıl gittiğini anlatacaktık. Bu ikiyüzlü okul buluşmaları gibi olmayacaktı ama yine de hayatta bir şeyler başarmış insanlar olarak oraya gelmemiz önemliydi. Selim’in hayattan kayıp gidişinin, o gece okulda kendini vurmasının ardından, bir şekilde şu hayatın yaşanabilir olduğunu ispatlayacağımıza dair söz verdik birbirimize. Gün o sözü tutup tutamadığımızı görme günüydü.

O eski barın kapısını izledim bir süre. Sanki birazdan açılacak da ben çıkacakmışım içerden; ama o eski, şimdikine hiç ama hiç benzemeyen ben. Kapıya köşe başını tutmuş torbacı zannedilebilecek kadar uzun baktığımı fark ettim, yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için kendimi içeri atıverdim. İçerisi eskiye oranla çok daha canlıydı. Sanki birkaç çulsuz liselinin sadece kendi aralarındaki muhabbetleri süresince önemli olan düşüncelerinin paylaşıldığı yer değil de az önce Londra Metrosu’nda James Joyce okuyan insanların bir araya gelip sanat konuştuğu bir yere dönüşmüştü. Zaten gerginim, sinirim de bozuk, o an “ne sikime duvara Londra metrosu haritası asıyorsunuz, anlamadım ki!” diyesim geldi. Bizimkilerden biri duyar diye vazgeçtim, yapamadım. Beni de karısı terk ettikten sonra bir daha toparlayamayan, çocuğunun beyzbol maçlarını kaçıran hayırsız babalardan biri sanırlar diye çok korktum.

Mekânı iyiden iyiye bir sofistike etnik müzik kokusu sarmıştı, bir de İtalyan peyniri… “Beyaz şarap ve sarımsak soslu fettuccine” derken düşündüm arkadaşlarımı, nedense gülesim geldi…

İçeriyi nazikçe taradıktan sonra bizimkilerin masasını buluverdim, hepsi oradaydı. Tüm sahtekâr dâhilerde olan bukalemun modunu tercih etmiştim. Masaya usulca sokuldum ve “eminim benim için de bir sandalyeniz vardır” dedim. Hepsi birden, anlamlandıramadığım bir coşkuyla, ayağa kalkıp benimle kucaklaştı… Yüzlerine baktım, benden uzun süredir haber alamayan insanlar olarak beni hala en yukarıda, sonsuz merdivenli Shaolin tapınaklarında, en azından “ticari Budist” Etiler çakra açma merkezlerinde güzel kızlarla gazoz açarken düşlüyorlardı. Gözlerinde bunu görmek beni biraz olsun rahatlattı.

Merve, lise döneminden beri mankenlik yapıyordu. Hatta bir seferinde, dolandırıcılık dönemimin zirvesinde (emirleri, şeyhleri dolandırdığım zamanlar) sırf onun için bir defile düzenlemeyi, defilenin sonunda da onu bir jetle(yaşasın Birleşik Arap Emirlikleri!) eve atmayı düşünmüştüm. Bu fantezi âlemimin en çok tıklanan videosuydu. Zaten Merve de şu an ülkemizdeki nüfus artışının arkasındaki en büyük motivasyon. İnternetteki bir ankette “sevişirken en çok kimi düşünürsünüz?” sorusunun en popüler cevabı kendisi. Bir katedralin gölgesindeki devasa bir açık erotic shop olan Red Light District’te dolu dolu, uzun süren bir ibadet gibi bir ay geçirmiş biri olarak ben bile başkasını düşünmem, hala ilk o gelir aklıma.

Vassaf, nam-ı diğer Vas ise çok başarılı bir doktor olmuş. Zaten ukala herifin tekiydi, sırf “amınıza koyayım, kaç milyar insansınız bir Afrika’yı toparlayamadınız” demek için Afrika’da Birleşmiş Milletler adına gönüllü doktorluk yapmış bir insandır bizim Vas. Yine de benim yanımda pek palazlanamaz, zamanında zekâ testlerinde şahsım tarafından çok madara edilmişliği vardır. Zekidir ama içten pazarlıklıdır, birlikte olduğunuzun sabahı böbreğinizi çalan insanlara benzetirim onu.

Turgut devlet memuru olmuş, devlet planlama teşkilatında çalışıyormuş. Dolandırıcılık zamanlarımdan bildiğim kadarıyla devlet planlama sıkı yer, iyi bir iş bulmuş Turgut. Hangi hatta kaç otobüs kaç saat arayla çalışmalı gibi sorulara cevap bulmaya uğraşıyor. Keşke o kadar uğraştın diye otobüs ihalesini de sana verseler be Turgut!

Turgut eskiden beridir içine konuşan bir insan, sanki konuşmaya üşenirmiş gibi bir hali var. Bana evlenme programlarına çıkanları hatırlatıyor. Turgut eğer bir gün evlenme programlarına çıkacak olursa “emeklisi olsun, sonuçta devlet güvencesi çok önemli… Sonrası önemli değil, insan olsun yeter… Yalnız insan olsun, onu tutturalım size zahmet olmayacaksa” gibi şeyler söyleyecektir.

Turgut hiç anlayamadığım tarzda adamlardandı, tıpkı o dahi Yahudi çocuk gibi… Çok eskiden, Oxford’dayken kumarbazlık kulübündeydim; geceleri kart numaraları çalışan bir ekibin üyesiydim. Profesör bizi Vegas için yetiştiriyordu. Grubun içinde hiç konuşmayan ve sürekli talmud çalışan yahudi bir çocuk vardı, sanırım Zelig gibi bir şeydi adı.

Zelig sinagoglardaki çocuklara daha fazla zaman ayırabilmek için önce kulübü sonra okulu bıraktı. Oysa bizim profesör -Sicilya’daki evini Monte Carlo’ya sık aralıklarla gerçekleştirdiği seyahatler yüzünden hep boş bırakırdı. Bu yüzden hoca olarak hep en çok onu sevdim- “Zeli azimle çalışmaya devam etseydi muhtemelen modern fiziğin Isaac Newton’u olabilirdi” demişti… Bilmiyorum belki Zeli de Turgut da benim küçümsediğim yaşantılarının içerisinde mutluluğu bulmuşlardır.

Meltem, annelerin mutfaktaki küçük televizyona bakarak kurduğu o hayallerdeki kızdı her zaman. Meltem hem güzeldi, hem hamarattı hem de inanılmaz yetenekliydi. O zamanlar sanatsal faaliyetlerini yargılayacak kapasitemiz yoktu, Sharon Stone tek gerçekti ama kurabiyeleri enfesti, o kadarını anlayabiliyorduk.

Oxford zamanlarında bir kez San Francisco’daki Comic Con’a gitmiştim. -Cosplay adı altında kahraman kostümü giymenin en iyi örnekleri oradadır. Spider Woman ile sevişebildiğiniz eşsiz bir yerdir!- çizgi roman geek’lerinin kutsal mekânında, bütün bu curcunanın ortasında Meltem aklıma gelmişti. Eşine rastlamadığım bir çizim yeteneği vardı onda, bence isteseydi Batman ile Iron Man’i dönüşümlü olarak çizerdi. Ayrıca sokak tiyatrosu da yapardı Meltem. Bir keresinde oyunları yüzünden hapse atılmıştı. “Zavallı sanatım, sanat artık yok” diye ortalarda dolanırdı. Seramik, ebru, salon dansları, heykel, resim… Her bir haltla uğraşırdı, bilmiyorum ama gerçekten de Meltem’in şu an yeryüzünden silinmiş medeniyetlere ait sanat aktivitelerini bile yaptığını düşünüyorum ben...

…ve sonra içeriye Mert girdi… Mert “Felaket Günü” isimli bir film serisinin yönetmeniydi. Çocukluğumuzda izlerken saniyede 24 kez küfrettiğimiz filmlerin benzerlerini yaparak merkez bankası rezervlerini kıskandıracak kadar para kazanmıştı. Çok da ünlüydü, Malibu’daki villasının balkonunda Noel baba kıyafetleri içerisinde içki içip çıplak kızlarla öpüştüğü görüntüleri uluslararası bir ün getirmişti ona.

Mert içeri girer girmez, Michael Jackson ‘un evinden cebellezi edilmiş (evet oraya da gittim) şapkasını masanın üzerine koydu ve “herkesin geleceğini tahmin etmemiştim doğrusu” dedi. Sanki bir sır verecekmiş gibi o doğru sükûnet anını aradı; ama bir şey söylemedi. Gırgır, eğlence ile geçen bir saat boyunca herkes ne kadar mutlu olduğundan bahsetti. Sonra tam da bu umarsızlığın içinde kusursuz bir şekilde kamufle olduğumuza inanmışken birden lunaparktaki sihirli aynalar kırılıverdi. Mert doğru anı bulmuştu sanki. Herkes bir an için duraksamışken bizleri tekrar süzdü ve sadece kendinin bildiği korkunç bir sırrın, dünyayı değiştirecek korkunç cümlelerin manevi esaretine son verecek biri gibi gülümsedi. Ellerini çırptı. O an mekân ve zaman gözlerimizin önünde yeniden yaratılmaya başlandı. İçerdeki herkes dışarı çıktı, bar kısmı kapandı, ışıklar kısıldı, müzik sustu ve en sonunda da kepenk aşağıya inip bizi dış dünyadan kesin bir şekilde ayırıverdi.

Vas ayağa kalkıp “n'oluyor lan!” diye bağırdı. Turgut donup kalmıştı, Merve korkudan bana sarıldı. Meltem ilk oyuncağı eline tutuşturulan bir çocuk gibi hayretle bakıyordu Mert’in yüzüne. Bense savaştan önce John Rambo gibi hisseden ama ilk çatışmada donan adamlar gibi hissediyordum. Hissizleştim, sanki yanı başımda bir bomba patlamıştı da o yüzden anlık duyu kaybı yaşıyordum. Bu morg misafiri halim Merve’nin Prada çantasının düşüp ayağıma çarpması ile son bulacaktı. Bir anda kendime indim, tüm durumu kurtarma mecburiyeti ile omuzlayamayacağı bir yükün altına giren zavallılar gibi afaki şeyler söyleyecektim. Yumruğumu masaya vurup “bu nasıl bir oyun lan!” diye bağırdım. Turgut bu ani çıkışımı beklemiyordu, irkilip yanındaki boş sandalyeye kolu ile çarptı ve Selim’in sandalyesini düşürüverdi. Mert ayağa kalktı:

Bakın Selim’i düşürdünüz… Ona hiç saygınız yok. Saygınız olsa buraya gelip yalan söylemezdiniz! Evet, yalan söylüyorsunuz. Boşa çırpınıyorsunuz, yapmayın, bunun hiç bi sike faydası yok!

Merve… O ünlü Rus iş adamının otobüsü olmuşsun! Kendine saygın yok mu lan senin! Dünyaca ünlü bir kaltaksın, başarını takdir ediyorum! Televizyona çıkıp ülkenin en saygın ailelerinden birinin oğlu ile sahte nişan pozları veriyorsun. Ailemizin kızı, aman ne tatlı!

Meltem… Lisedeki fanzin’de bile bundan iyi film eleştirisi yazıyordun sen! Buna nasıl tahammül ediyorsun? Tüm o yaptıkların sadece kaçmak için, zavallı bir korkaksın sen! Lisede bu bizim dâhiyi seviyordun, on sene geçti lan, on sene! Söylemedin, neden? Çünkü sen yaşamaktan korkuyorsun!

Turgut... Kıskanmıyor musun lan mutlu insanları? Bana yalan söyleme! Neden her hafta tek başına boğazdaki restoranlara çift kişilik yer ayırtıyorsun, neden tek başına gittiğin sinemaya iki bilet alıyorsun? Devlet dairesinde mühendissin, sadece orada var olabiliyorsun, dışarıda sen yoksun, sen hiç yaşamadın!

Vas… Sen tam bir kaybedensin oğlum! Baban seni hiç sevmedi, hafta sonları anneni görebilmek için hafta içlerini yaşamıyordun. Eve gittiğinde hep uyurdun, hatırladın mı? Sadece annenin yanında kendin olabiliyordun. Sonra o öldü, onu kurtaramadığın için doktor oldun. Kocaman bir klişesin sen! Her bir haltta en iyisi olmak için götünü yırttın! Neden? Çünkü sen hala anneni mutlu etmek için yaşıyorsun. Geceleri annenin resmine bakıp ağlıyor musun hala?

Sen… Sen bu ülkenin yetiştirebileceği en büyük beyin değil miydin? Neden dolandırıcılık yapıyorsun, neden hiçbir işte dikiş tutturamıyorsun, neden kurtaramadın kendini? Sen insanoğlunun kaybetmişliğinin en büyük kanıtısın oğlum! Yakışıklı, zeki, komik, kurnaz, zevkli… Sen kaybetmişlik abidesisin, işte bu yüzden en çok seni seviyorum!

Ve ben… İğrenç herifin tekiyim oğlum ben! amına koyayım benim gibi yönetmenin!

Hiçbirimiz başaramadık, içten içe Selim’in zayıf olduğu için öldüğünü düşünen burnu büyükler de dahil, herkes bugün kederle örülmüş hakikat duvarlarına çarpıp düşecek ve düştüğü yerden bir daha kalkamayacak. Bugün sondu… Birazdan burası yok olacak, bu karenin değerini çıkarın. Birazdan bombanın saati duracak ve hepimiz yok olacağız!

Mert’in üzerine atlayıp ağzını burnunu kırmayı her şeyden çok istiyordum ama yapamıyordum. Çünkü süre o kadar kısalmıştı ki yaptıklarımın hazzı her halükarda yapamayacaklarımın hüznü arasında kaybolup gidecek, ne yaparsam yapayım az önce zihnime ekilmiş mutlak son imgesi tüm yapacaklarımın önüne geçecekti.

Mert saatini gösterdi ve “son bir dakika…” dedi. Meltem bana döndü ve “seni seviyorum” dedi ve bunu ben de tam aynısını Merve’ye söylüyorken yaptı. Turgut sessizce ama bu sefer herkesin duyabileceği kadar acıklı bir tonla “birini sevmek isterdim” dedi. Vas, belki de insanlar içerisinde ilk kez gözyaşı döktü, o an annesini düşünüp ağladığına emindim. Merve bana sımsıkı sarıldı…”şu an huzur içinde ölebilirim” sözü hiç bu kadar gerçek olmamıştı benim için.

Son bir dakikada aklıma Selim geldi. Neden bilmiyorum ama unutmaya çalıştığım kaybedenler kulübü üyeliğim yeniden aktif olmuştu sanki. Tüm o şartları bozan, beni umutsuzluk çukurundan Olympos’un zirvesine çıkaran şeyler, yıllar boyunca diğerlerinin asla kafasını kaldırıp da bakamayacağı kadar yukarda olmak için çabalamam… Hepsi beni terk etmişti.

“Son 10 saniye dedi” Mert… Gerisini hiç hatırlamıyorum…

* * *

Camı açmayı deniyorum, sıkışmış açılmıyor… Zaten açınca da görebildiğin tek şey apartman boşluğu... Sürekli birileri arayıp duruyor, beni sorunlarına ortak etmek için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Ben sadece bir IT elemanıyım, dünyayı değiştirebilecek süper bir kahraman değilim ki lan ben! Sadece bir şekilde yaşamaya çalışan biriyim işte. O gün o barda kapılar tekrar açıldıktan ve bizler korkudan birbirimize sarılmayı bıraktıktan ve Mert “bunların hepsi korkunç bir şaka… Neden gülmüyorsunuz?” deyip gittikten sonra anladım ki her şeyden, ölüm vasıtasıyla kendi canımdan vazgeçecek olursam içimde çok büyük bir sızı hissedeceğim. Çünkü bir şeyler hala eksik ve ben ve o akşam o barda olan herkes, nasıl ve ne yolla bilmiyorum ama bir şekilde yaşayıp eksik olan o şeyleri bulmak zorunda. Bu yüzden hala bu salak yer altı mahzeninde, Romanee-conti şaraplarından içemediğiniz bir mahzende, gelen bütün e-maillere ve telefonlara cevap vermeye devam ediyorum

Telefon çalıyor… Yine saçma bir soru… Otomatik mesajlardaki o gerçek olamayacak kadar güzel ses gibi belirgin bir ruhsuzlukla cevap veriyorum:

“Bilgisayarı kapatıp açmayı denediniz mi? Bence yeniden deneyin… Tekrar… Tekrar deneyin… Bir gün bir de bakmışsınız ki sorununuz çözülüvermiş!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder