21 Eylül 2011 Çarşamba

Lanet

Kaç aydır aynı barda aynı içkileri içip aynı şeyleri düşündüğümü bilmiyorum. İçip içip sarhoş olup olay çıkardığımı, barın ortasında soyunduğumu, tuvaleti yaktığımı… Bunların hiçbirini hatırlamıyor barmen ve bu beni bedavadan şaraba konmuş kıdemli bir sarhoş kadar mutlu ediyor.

Barmenle aramızda çok enteresan bir bağ var. Her seferinde sanki beni bir yerden çıkaracakmış gibi bakıyor bana. Onun bu sonuçsuz uğraşını izlemek en çok zevk aldığım sapkınlığım oldu. Bazen tam bana bir şeyler söylemek isteyecek gibi oluyor ama sonra vazgeçiyor. Ona hak veriyorum, kimse hayaletlere inanacak kadar ölmemiştir. Hayaletlere inansaydı geçenlerde barın tuvaletindeki aynanın parçaları ile doğranan adamla benim aramda benzerlikler kurmakla kalmaz, o adamın kim olduğunu yüzüme söyleme cesaretini de kendinde bulurdu.

Gözü beni bugün de bir yerden ısıran barmene düelloya çıkmış bir Clint Eastwood bakışı attıktan sonra tüm "ben zaten ölmüşüm, bende bu keder varken alkol yüzdesi teferruat" adamları gibi "en sert neyin var?" sorusunu sordum. Sormamla barın altından reaktörden yeni çıkmış atığı andıran içkiyi çıkarması bir oldu. Bardağı önüme koyduktan sonra metanetli bir adam pozuna büründü. Uzun vadede beni öldürdüğünü düşünüyordu belki ama bunu gizliyordu. Sonuçta o bir barmendi ve kimse herkes için üzülecek kadar güçlü olamazdı. Bu yüzden onu teskin edecek "ben zaten ölmüşüm bakışını" atıverdim. Zaten ölmek de benim için çok yeni bir deneyim sayılmazdı, bunu defalarca kez tecrübe etmiştim. Hatta biraz sonra korkunç bir şekilde öldürülebilirdim. Çatıdan sarkıtılan halatlarla içeriye süzülen adamlar tarafından organize bir şekilde öldürülmeyi kastetmiyorum. Bundan daha iç açıcı bir ölümden bahsediyorum. İçinizin açıldığı, bağırsaklarınızı kendi ellerinizle taşıdığınız bir sahneden örnek vermek istiyorum sizlere; tam bir ay önce bu saatlerde ölü oluşumun sebeplerini derinlemesine inceleyeceğimiz bir sahneden.

Emekli çiftlerin ve onların henüz evlenemedikleri için hala anne babalarının yanında yaşayan, izdivaç hayalleri sündürülmüş çocuklarının kaldığı bir sitede yaşıyordum. Her zamanki gibi akşam yemeğini fazla kaçırmıştım. Yalnız gece yürüyüşüne çıkmanın arkasındaki temel motivasyon bu değildi, esas mesela Türk Silahlı Kuvvetleriydi!

Emekli albay olan komşumuzun yürüyüşe çıktığı saatleri tutturmaya çalışıyordum. Bu yaşlı adamı geçebilmek son zamanlarda hayattaki tek gayem oluvermişti, sanki onu geçersem hayattaki tüm başarısızlıklarımı affettirecekmişim gibi hissediyordum... Ben tam turboları ateşleyecekken yine kırmızı beyaz eşofmanı ile depara kalkıyor ve aramızdaki mesafeyi korumayı başarıyordu. Kırmızı beyaz eşofman karanlıkta gözden kayboluyorken ben dışarı sarkan dalağımı toplamaya çalışıyordum. O gece de yine ben rutin mağlubiyetlerimden birinin yasını tutarken bir anda çalıların o korkunç hışırtısı ile irkiliverdim: Çalıların arkasından ölüm yükseliyordu!

Korkunç yaratık ayağa kalktığında dolunayda parlayan kırmızı gözleri açıkça belli oluyordu. İki metreye yakındı ve devasa bir kurdu andırıyordu. İki ayağının üzerinde doğrulup depara kalktı ve bulunduğumuz mesafeden zorlukla seçebildiğim kırmızı eşofmanlıya doğru koşmaya başladı. Kısa sürede adama yetişti. Tek bir hamlede adamı yere yıktı. Uzun pençeleri ile adamın gövdesine bastırdı... Sonra korkunç çığlıklar yardı sessizliği... Adamın sol bacağını gövde ile birleştiği yerden koparmıştı! Kopardığı bacak ile çılgınca turluyor, bizim parkımızda kandan bir koşu parkuru yaratıyordu. Adam henüz acıdan bayılmamıştı ki bu sefer sol kolunu tek ısırıkta kopardı ve kısa sürede bütün bir kolu midesine indirdi. Henüz ruhunu teslim etmemiş bedeni sürükleyerek benim yanıma getirdi ve gözlerimin önünde yemeye başladı. Etraf kan gölüne dönmüştü, üstüm başım kırmızıya boyanmıştı. Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissediyordum...

Görüntü gitmeden önce tek hatırladığım üzerime çöken tonlarca ağırlık. İçimin açıldığını, gövdemde koca bir yarık oluştuğunu hatırlar gibi oluyorum, üzerime atlayıp tek hamlede kafamı yuttuğunu görüyorum kâbuslarımda. Belki de hepsi gerçektir, tam da böyle olmuştur.

* * *

Yandaki tabureye oturan sarışını ümitsizce kesiyorum son günlerini yaşayan bir adama iyilik yapma ihtimalini irdeleyen bakışlarımla. Yanına gidip tekinsiz bir film noir karakteri gibi varoluşsal sıkıntılarımı usta işi bir erotizm ile bastırmak, ölmeden evvel yapılması gereken 1001 şeyden birini yapmak istiyorum; ama yapamıyorum.

Son günlerimi güzel geçirmek istiyorum ama bir türlü kafamı toparlayamıyorum… Aklıma normalde düşünmeyeceğim bir sürü şey geliyor. Kafamı kurcalayan bir sürü

Soru var: acaba öldükten sonra hatıralarımız da bizimle ölürler mi yoksa onları evrenin bir yerine kaydettik ve nasıl olsa bir gün bulacağız mı? Hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum. Aslında onları bir dev ekrandan izleme şansımız olsaydı işte o zaman gerçekten yaşamış olurduk. İnsan içinde olduğu hikâyeyi layığıyla değerlendiremiyor, kendi oyununa konsantre olduğu için kaçırıyor olup bitenleri. Keşke böyle bir hizmet sunulsa ve hizmet bedeli, vergi neyim de alınmasa. Yaşadığım büyük pişmanlıklar ve korkunç geceler var. Bu yüzden bazı sahneleri de silebileceğimiz bir kurgu masası da olmalı. Böylelikle geçen hafta yaşadıklarımı da silebilirdim.

İlkokul zamanından bugüne uzanan zaman çizelgesinde hep var olmuş tek bir arkadaşım var: Vassaf Gündüz. Vas, miskin bir eski zamanlar yazarı gibi ağırdan yaşayan bendenizin aksine son derece hareketli bir adamdı; John Wayne'nin Kadıköy şubesiydi, eğlenceliydi, espriliydi. İnsanları şaşırtırdı, en çok da hayatta kalması ile şaşırtıyordu beni. En yüksek dağlara tırmanıyor, en klostrofobik mağaralara geziye çıkıyor, en yüksek şelalelerden atlıyordu ve hala hayattaydı!

Ben ezkaza "haydi bugün bir çılgınlık yapayım da otostop çekeyim" desem Teksas Testere Katliamı'nı yaşardım. Derimi yüzer, fantastik gecelerin şahidi şömine önü postu olarak kullanırlardı.

Vas, Afrika’dan yeni dönmüştü. Orada gönüllü doktorluk yapmıştı. "Çok fazla hayat kurtardım, biraz da kendi hayatıma bakayım" konuşmasını yapmak için iki gün beklemişti ve sonunda dayanamayıp dâhiyane bir fikirle karşımıza çıkmıştı:

"Uzak akrabalarımdan kalma ıssız bir dağ evi var. Gidelim ve lanet olası bedenlerimiz akıl almaz işkenceler çeksin"

Tam olarak bunu söylememişti elbet... En azından her ne dediyse işin içinde "Issız bir dağ kulübesine giden gençler" olduktan sonra her cümle bu kapıya çıkardı.

Beş arkadaş Vas'ın bahsettiği dağ kulübesine varmıştık. Vas kapıyı açtı ve eşyalarımızı yerleştirmeye başladık. Vas bu işi bile yılların amelesi kalitesinde yapıyordu. Sürekli bir "bay muazzam" ile takılmak ne kadar acı verir, bilemezsiniz. Bazen onlardan kurtulmayı istersiniz. Kıskançlığınız aklınızı gölgelediğinde onların ölmesini bile dilersiniz... Öldüklerindeyse içinizi çok büyük bir keder kaplar, pişmanlığınız tek dostunuz olur. Bunu da en iyi ben bilirim...

Tüm eşyaları yerleştirdikten sonra kendimizi ödüllendirmek istedik, oturup bir şeyler içtik. Vas kadehini kaldırdı ve "bütün bu olanlar güzel bir otobüs yolculuğuydu, camdan dışarıya baktığımda gördüklerim inanın ki diğer koltuklarda sizler oturmuyor olsaydınız bu kadar güzel görünmezdi gözüme" dedi. Hiçbir şey anlamasak da bunun dostların birbirlerine açıldıkları duygu yoğunluğu yüksek o anlardan biri olduğunu anlamıştık. Belki bunun galeyanına gelen arkadaşın biri ilk bulduğu tozlu kitaptan bir bölüm okumaya kalkmasa geri kalan hayatımızda bu anlardan birkaçını daha yaşama şansımız olabilirdi. Oysa bu saatten sonra bizim kurtuluş ancak güzel bir hayaldi zira

Korku filmlerinde kitap okumak sevişmek kadar kötü bir şeydir ve bunu gözden uzak bir yerde yapıyorsanız kurtulma şansınız yoktur. Asosyal kötü ruhlar hazır etrafta insan yokken sizi rahat rahat katledebilir. Biz bunu çok acı bir şekilde tecrübe edecektik.

Eleman okudukça okuyor, bir türlü durmuyordu. Okuma bayramındaymış gibi bir coşku ile kitaptaki yasaklı kelimeleri tekrarlıyordu. İlk önceleri "hani birtakım gizli güçler harekete geçmedi, sanırım bu lanetli kitaplar eskilerin uydurduğu tırt bir masalmış" dedik zira ortamı terörize eden herhangi bir şey peydahlanmamıştı ta ki uluların sesi sessizliği öldürene dek.

Vas, hafifçe kafasını kaldırdı ve kötü bir gücün kontrolünde tüm arkadaşlarını yok edecek adam pozunu verdi. Bunu yaparken bile o kadar başarılıydı ki... İlk önce tam karşısındaki kızı saçından yakaladı ve sürükleyerek karşıdaki odaya götürdü. Odanın diğer tarafından çığlıklar geldi, sonra bir anda sonlandı. Dışarıya kızın derisi ile çıktığında hepimiz aklımızı oynatacak olduk.

Herkes bir yere kaçıştı. En yakınımdaki odaya girdim. Kapıyı kilitledim. Kafamı kapıya dayayıp dışarıyı dinledim. İnsanların koşuşturmalarını, korkunç çığlıklarını duydum ve sonra dışarda her ne oluyorsa o son buldu. Derin bir nefes aldım. Yavaşça kapıyı araladım... Her yer kandı. Yerdeki kanda kendi yansımamı görüyordum; kendi korkusunun esiri olmuş eski bir dost...

Kafamı kaldırdım ve Vas'ı gördüm… O artık bizim arkadaşımız Vassaf değildi... Elinde tuttuğu bir insan kemiği ve yüzünde yarım bir gülümseme… Yaklaştıkça daha büyük bir acıyla inleyen döşemeler… Yere yeni rengini veren ölümden yadigâr kan damlaları ve tam karşıda o anın içine hapsolmuş zavallı ben... Vas yanıma yaklaştı, nefesini hissedebiliyordum şimdi... Elindeki kemiği yere bıraktı ve yüzüme baktı. Eski bir arkadaşa veda eder gibi baktı bana. Gülümsedim. Sonra her şey karardı. Ben yok oldum.

* * *

İnsanlar tüm hayatlarını bir hikâye olan yaşantılarının sonunu mutlu bağlamaya adarlar. Ölümü anlamlandırmak için yapılan çalışmalardan ibarettir tüm yaşananlar. Hikâyenin merak unsuru ise ölümün ne zaman gelip kapıyı çalacağı ile alakalıdır. Herkes o anın ne zaman geleceğini merak eder, ben ise bunu hiç önemsemiyorum. Çünkü biliyorum ki çok fazla yanlış tahminde bulunma şansım yok.

Defalarca kez öldüm ve tekrar ölmek üzere geri gönderildim. Bir ölüm döngüsünün içinde kapana kısılmış gibiyim. Ne bugünü yaşayabilirim ne de geleceğe dair planlar kurabilirim. Bunun ne zaman son bulacağını bilmiyorum… Her seferinde ilk kez ölecekmişim gibi hissediyorum, korku hiç eksilmiyor. Defalarca kez yok olup yeniden var olduktan sonra, şu an bu taburenin üzerinde otururken hala o ilk karanlığı yaşadığım an ne hissettiysem aynısını hissediyorum; ölesiye korkuyorum.

* * *

Ve sonra bir gün bir şey oldu… Bir barda dandik bir taburenin üzerinde otururken aklıma bir şey geldi. Daha önce zayıf anlarımda üzerinde düşündüğüm ama bir ölümsüze dönüşmüşken aklıma getireceğimi hiç düşünemeyeceğim bir şeydi bu: kendimi öldürmek!

Aslında davul zurna ile veda edilecek bir hayatım yoktu. Ne sevdiğim kız daha fazla protein alma garantisi aldığı için beni değil de mahallenin kasabını seçmişti ne de her gün günaydın dediği monitörüne kafa atacak kadar canı sıkılan ve hayatının güzergâhı evle iş arasına yerleşen bir beyaz yaka olmuştum… Eğlenceli bir işim, güzel bir sevgilim vardı, yani bir zamanlar…

Bir gün ellerimde dünyanın en güzel çiçeklerini tutuyordum

Öyle güzeldi ki papatyalar

Ancak bir melek kıskanmazdı güzelliklerini

Melek son kez göründü bir deniz ülkesinde

Ve bir bomba patladı

Pembe renkte bir çingene düğününde

Ölümü bekleyen bir çingene

Acı acı inledi kurtar beni diye

Elini uzattı ama bekleyemedim

Tutup sevgilimi çıkardım cehennem yıkıntılarından

Çingene gördü dünyayı son kez benim gözlerimde

Ben şimdi öleceğim ama sen yufka yürekli

Sen defalarca kez ölüp dirileceksin

Bu lanet önce seni çürütecek sonra yenileyecek

Ah çekeceğin acılara birileri bir son verebilse!

Ancak sevdiğin kişi emanet alabilir bu laneti

Gözlerinin içine bakıp

Seni seviyorum demen yeterli

Deyip beni ölümsüzlükle lanetledi.

* * *

Bardaki sarışına göz kırptım, barmene kadeh kaldırdım ve kendi ölümümü ilk defa büyük bir coşkuyla karşıladım. Bu, barın üzerinde kendi beynini dağıtan bir adamın mutlu bir surat ifadesi ile elveda deyişiydi.

Öldüğümde İskandinav mitolojisindeki Valkyre denilen o güzel melekler beni alıp cennete-Valhalla- götürecek sanmıştım. Gözümü açtığımda kendimi rahatsız bir yatakta buldum bu kez. Pırasa yemeği ve ilaç kokan, delirtici beyazlıkta bir yerdeydim. Buranın bir hastane olduğunu karşımdaki hemşireyi ve elinde tuttuğu iğnesini gördüğümde ancak idrak edebilecektim. Kendi imkânlarımla ölmeyi bile becerememiştim. Hemşire yanıma yaklaştı ve zoraki gülümsedi:

“Sevgiliniz geldi. Doktor görüşebileceğinizi söyledi. Yalnız acele edin, on dakika sonra iğne etkisini gösterir, uykuya dalarsınız.”

Gözlerimi açıp kapayarak anladığımı söyledim.

* * *

Beni gördü ve gülümsedi. Hayal meyal hatırlıyorum gözlerini. İlaç tesirini göstermeden bir tek mutlu an çaldım hayattan. Onun gözlerini aldım karanlık günlerimde dayanacak gücü versinler diye. Gözlerinin içine baktım ve tüm kalbimle söyledim ona:

“Seni seviyorum…”

Bir papatya kadar güzel olan deniz ülkesinin güzel kızı bana gülümsedi; onu tarifsiz acılar içinde bırakacağımı bilmeden gülümsedi bana. Ona bunu yaptığım için ölmekten daha beter olmayı istedim. İstedim ki dünyanın en büyük acılarını çekeyim, çekeyim ki ona yaptığım şeyi düşünecek vakit bulamayayım. Tüm hayatım geçmeyen bir ağrı ile uğraşmakla geçsin. Bu benim için mükâfat olacaktır…

* * *

O gün öyle çok yağmur yağdı ki belki vicdan azabımı alıp götürür diye bekledim. Sevgilimin mezarını derin kazıp onu ölümle yoldaş etmiştim… Çok fazla yağıyordu; ama bu kadarı bile yetmiyordu bana. Kendimi son kez öldürmek istedim ama bu sefer yapamadım… Şimdi ölümsüz değilim; artık sadece korkak bir adamım ben!

Şimdi ölüm de yok, yalnızca ben varım ve tam da bu yüzden her zamankinden daha çok korkuyorum… Artık ne dost olduğum ölüm ne de beni seven biri var… Şimdi sadece ve sadece ben varım… Hiçbir şey yok, sadece ben varım…

Yaşayabileceğim en kötü şey yaşamaktı, kendim olarak ve kendimle baş başa…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder